Cuma, Nisan 30, 2021

1949 Devrimi’nden Tek Kuşak Tek Yol’a Çin

ÖNERİLENLER

Şimdi de #SOLdaMahirVar #SOLdaDenizVar Soruşturması

SOL Parti Samsun İl Başkanı Coşkun Konca, SOL Parti Genel Merkezi’nin sosyal medyada yaptığı #SOLdaMahirVar #SOLdaDenizVar görselleri nedeniyle ‘terör...

Motorsikletli Kurye Emekçileri: Canımızı Hızlı Teslim Ediyoruz

İstanbul'da İşçi Dayanışma Derneği, motorsikletli kurye emekçileriyle birlikte ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, hız baskısı yüzünden işlerini can...

Muhalefetin Kalbi Sokakta – Önder İşleyen

Parti binalarımıza asılan ve her gün artarak çoğalan pankartlarımıza neden tahammül edilmediğini iyi biliyoruz. O pankartlarda yazıldığı gibi, İstanbul...

SOL Parti’ye Bu Sabah da Uşak’ta İstanbul Sözleşmesi Pankartı Gözaltısı

SOL Parti il ve ilçe örgütlerine yönelik günlerdir İstanbul Sözleşmesi göz altıları gerçekleşiyor. İstanbul Sözleşmesi Bizimdir, Tek Adam Kararı...

Hayri Kozanoğlu

1949 Devrimi Çin için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Devrimin başarısını anlamak için biraz daha geriye gitmek gerekir. Çin, 1830’larda Büyük Britanya’yla yapılan ve kaybedilen Afyon Savaşları’ndan sonra büyük bir gerileme dönemine girmiştir. Çin 4 bin yılı aşan bir süredir aynı coğrafyada ve aynı etnik yapıda istikrarlı bir imparatorluk konumundadır. Çinliler tarih boyunca Çin’i dünyanın merkezi olarak görmüşler, zaten Çin de “merkezi krallık” anlamına geliyor. Kendilerini böyle görürken, Batılı ülkelere savaşta yenilmek büyük yaralar açıyor Çinlilerde. Asıl olarak Japon işgallerini de içlerine sindiremiyorlar. 1895’te Japonya’ya karşı büyük bir yenilgi yaşıyorlar. 1931’de Japonlar Çin’in kuzeyini işgal ediyor. 1937’de “Büyük Nanking Tecavüzü” denilen ve 300 bin kişinin öldürüldüğü, bir çok kadının tecavüze uğradığı olay ise Çin kolektif bilincinde en fazla yer eden hadisedir. Çin, 1945’e kadar Japon işgalinde kalıyor.

Şanghay’ı İstanbul’a, Pekin’i Ankara’ya benzetebiliriz. En kozmopolit, en güzel ve canlı hayatın yaşandığı, gece kulüplerinin, eğlence hayatının, burjuva kültürünün olduğu yer Şanghay, ama Çin’in kırsal kesimi tarafından da kirlenmenin, yozluğun merkezi olarak görülüyor. Çin’in Bizans’ı yani… Geçen yüzyıl başında tüm büyük devletlerin yatırımı var Şanghay’da. Burada Çinliler aşağılanıyor, bazı restoranların kapısında “köpekler ve Çinliler giremez” yazıyor. Bunlar Çin kültüründe derin yaralar açıyor.

Aslında Çin’de cumhuriyet 1912’de ilan ediyor, ama gerçek ulusal birliğin yaratıldığı, 150 yıllık gerilemenin sona erdiği eşik tarih 1949.

1949 Devrimi’nden Kültür Devrimi’ne

1949 bir sosyalist devrimden öte anti-emperyalist bir devrimdir. Çin ulusal onurunun kurtulduğu tarih olarak nitelersek hem tarihe karşı daha doğru bir saptama yapmış oluruz hem de bugün Çin toplumunun ruh halini daha iyi açıklayabiliriz.

Mao merkezi planlamaya yatkın biri değil ama devrim sonrasında Çin, Rusya’nın etkisiyle tam anlamıyla sovyetik planlama ve sanayileşme sürecine giriyor. Bunun getirdiği monolitik de bir kültür de oluşuyor. Mao, sınıf mücadelesine inanan devrimci biridir. Bunun hem olumlu hem de olumsuz yanları var. Olumsuz tarafı, sürekli devrim yapmak ihtiyacı doğrultusunda istikrarlı toplum yapıları ve uzun vadede sonuç alabilecek süreçler Mao’ya göre değil.

1956’da Mao meşhur “Yüz Çiçek Açsın, Yüz Fikir Yarışsın” kampanyasını başlatıyor. Bu Cumhuriyet’in ilk demokratikleşme hamlelerine benzetilebilir. Mustafa Kemal çok partili hayata geçişte ilk adımın atıldığı zaman gerçekten cumhuriyet dönemine o kadar muhalefet olduğunu muhtemelen tahmin etmiyordu. Ciddi reaksiyonu görünce geri adımlar atıldı. Çin’de de böyle oluyor. Eleştiri serbestliği tanınınca bir anda Çin Komünist Partisi (ÇKP), Mao ve mevcut yönetim salvoya tutuluyor. Bu sürecin sonunda Mao “İleriye Doğru Büyük Atılımı” başlatıyor. Mao’nun merkezi yapılarla entelektüel çevreler arasında sorun çıktığı zaman hemen halka dönmek gibi bir eğilimi var. Bu da öyle bir durum. Büyük atılım sürecinde Mao “İki yıl içinde Britanya’nın çelik üretimini geride bırakacağız” gibi aşırı ihtiraslı hedefler koyuyor. İnsanlar evlerindeki tencere tavalarını, çatal bıçaklarını eritilmeye verip ülkenin demir çelik ihtiyacını karşılamaya katkı sağlamaya çalışıyorlar.

1949 devrimiyle birlikte propaganda araçları insanlarda açlıkların kıtlıkların sona erdiği umudu yaratıyor. Gerçekten de 10 yıl kadar işler fena gitmiyor, ama 1959-61 arasında üç yıl arka arkaya çok kötü mahsul alınıyor ve ciddi nüfus kayıpları oluyor. Bunun sorumlusu olarak görülen Mao bundan sonra biraz geri çekiliyor. O sırada Sovyetlerle ilişkiler de iyice gerginleşiyor ve bu da biraz Mao’nun kişiliğine bağlanıyor. Ve kültür devrimine kadar Mao’nun adını çok fazla duymuyoruz.

1966’da Mao ülkede kapitalizm tehlikesi olduğu tespitiyle geniş kitleleri, öncelikle gençleri harekete geçmeye, isyana çağırıyor. Bu da demokratik gelenekleri olmayan bir toplumda kişi kültü yaratıyor. Bu “Kültür Devrimi” dönemi bir kaos dönemi olarak hatırlanıyor dünya tarihinde. Ama olumlu dersler de ihmal edilmemeli.

Çin kültüründe Konfüçyusçu anlayış çok önemli yer tutar. 1949 Çin devriminin en önemli çabalarından biri Konfüçyus teorilerindeki o sert hiyerarşileri aşmaya çalışmaktır. Kültür devrimi de bu hiyerarşileri aşmaya çalışıyor. Kültür devriminin her şeyden önce insanları siyasallaştırması, özellikle gençleri politik süreçlere dahil etmesi açısından olumlulukları olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bilen bilmeyen arasındaki ayrımı kaldırmak, teknokratların, bürokratların sıradan insanlar üzerindeki hegemonyasını sorgulamak ,kırla şehir arasındaki kopukluğa neşter vurmak açısından da olumlu yönleri vardır. Ama demokrasi geleneği olmayan toplumlarda böyle hızlı gelişen devrimci atılımlar bazen ciddi olumsuzluklar da getirebilir. İş bambaşka bir hale bürünüyor, tersten hiyerarşiler yaratıyor. Öğrencilerin öğretmenleri dövmesi, çocukların babalarına annelerine şiddet kullanması gibi olaylar yaşanıyor.

70’li yıllarda insanlarda kültür devriminin yorgunluğu var. İnsanlar kültür devriminin ve kavga döneminin son bulmasını, huzurlu bir döneme geçilmesini istiyorlar.

1949-1979 arası dönem, Konfüçyüs kültüründe yeri olmayan kadınların eşit bireyler olarak en azından resmi anlamda aktif kılındığı bir dönemdir. Eğitimin sağlığın kamusal bir hizmet olarak kitlelere ulaştırıldığı bir dönemdir. Kamunun istihdam ettiği insanlar düşük ücretler alsalar dahi çocuklarını kamunun okuluna gönderiyor, hastanesinden yararlanıyor, kamunun yaptığı konutlarda oturuyorlar. Hiçbir zaman açlık çekmek gibi bir sorunları yok. Çocukları iyi eğitiliyor, sağlıklı oluyorlar .Bu model “demir pirinç kasesi” olarak adlandırılıyor”. İşte Çin kapitalistleşme döneminde bunun meyvelerini yiyor. Çünkü okur yazar oranı artmış, insanların eğitim düzeyi yükselmiş, sağlıkta mesafeler kat edilmiştir. Benzer gelir düzeylerine sahip ülkelerle, örneğin 80’li yılların başındaki Hindistan’la göstergeleri karşılaştırdığımızda Çin çok daha eğitimli, çok daha sağlıklı, altyapısı o zamanın teknolojisine göre büyük gelişmiş bir toplumdur. Bu kapitalistleşme dönemine büyük katkıda bulundu.

Deng ve Serbest Piyasa Ekonomisi

Mao 1976’da öldükten sonra Mao’nun karısı Çiang Çing’in de aralarında olduğu, “dörtlü çete” olarak bilinen partinin radikal kanadı iktidarı bir süre ele geçiriyor. “Dörtlü çete” daha radikalleşmek, sınıf mücadelesini şiddetle sürdürmek planındadır. Ancak işler istedikleri gibi gitmez, kısa bir Hua Guofeng döneminin ardından ve Mao’nun da eski yoldaşlarından,” ılımlığın” sembollerinden Deng Xiaoping iktidarı ele geçirir. “Mao’nun yaptıklarının yüzde 70’i doğru, yüzde 30’u yanlıştı” diye bir formül bulur. Daha doğrusu Mao’nun Deng için geliştirdiği formülü kendine uygular. “Yüzde 70 iyiydi” formülü bir yandan yapılanların çoğunun iyi olduğunu söylerken diğer yandan ise yüzde 30 kontenjanından her türlü eleştiriye imkan verir.

Deng döneminde insanlara geçmişten beri işledikleri toprakları işleme hakkı veriliyor, yani kolektif komünal yapıların yerine bireysel topraklara geçiliyor. Çin bugün hala kırın ağırlıkta olduğu bir toplum. Ki o zaman toplumun yüzde 70’i kırda yaşıyor. Bu yüzden bu uygulama genel olarak kabul görüyor. 80’li yıllarda “Köy ve Kasaba Girişimleri”nin arazilerden aldıkları ürünü pazarlama şansı doğuyor. Köylerde tarım ürünlerini işleyen ya da küçük çaplı sanayi üretimi yapan işletmeler kuruluyor. 80’ler insanların yaşam standardının yükseldiği dönemler. Ne zamanki büyük işletmeler küçükleri yutmaya başlıyor, enflasyon ve işsizlik yükseliyor, Tiannanmen Katliamı’na varan süreç başlıyor. Çin’in bugün gördüğümüz anlamda serbest piyasaya açılması Tiananmen olaylarından sonra oluyor. Deng bir kavşak noktasına gelindiğini fark ediyor çünkü.

Deng neyi ifade ediyor? Kapitalizm ya tam uluslararası piyasaya eklemlenmiş olacak ya da olmayacak. Kitlelerin de mevcut durumdan huzursuz olduğunu görüyor ve meşhur “Güney Turu”na katılıp dünya piyasalarına açılma mesajı veriyor. Bundan sonra serbest bölgeler kurulmaya başlıyor. İlk iki serbest bölge, Tayvan’a yakın Fujiyan’a ve Hong Kong’a yakın Kanton’a kuruluyor. Bu sayede hem Tayvan ve Hong Kong’daki Çin diasporasının serbest piyasa deneyimlerinden faydalanmayı amaçlıyorlar. Yani Çin’in kapitalizme gerçekten adım attığı tarihi 1992 olarak verebiliriz.

Çin sonunda otoriter bir toplum ama bildiğiniz boğucu, kasvetli bir otoriterlikten söz edemeyiz. Güç sadece Komünist Parti yöneticilerinde, cumhurbaşkanında, başbakanda falan değil bir kere. Yerel yöneticilerin çok önemli bir gücü var. Şu anda Çin cumhurbaşkanı ve başbakan toplumdaki eşitsizliklerden rahatsızlar. Daha eşitlikçi adaletli bir topluma adım atılmadığı sürece partinin riske gireceğinden endişeliler. Ama ekonomik kaynaklar büyük oranda yerel yöneticilerin elinde. Onları mali olanakları daha eşitlikçi bir toplum için kullanmalarına ikna etmekte güçlük çekiyorlar.

Dünyadaki idamların yarısı Çin’de gerçekleşiyor. Ama buradan Çin’de tamamen totaliter, tartışmaların önünün tamamen kapandığı bir yönetim var anlamı çıkarmamak lazım. Yani Kamboçya’daki Kızıl Kmerler iktidarı gibi, Kuzey Kore gibi bir toplum değil. Çin’de bir kere farklı düşünce akımları var, onların yayınları var. Kendine solcu ya da sağcı diyen kendine birileri var. Mesela New Left Rewiew’a benzer Duşu dergisi 20 küsur yıldır varlığını sürdürüyor. Batıdaki küreselleşme ve Marksizm tartışmalarının takip edildiği, bu derginin temsilcilerinin kamu üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptığı, batıya gidip konferanslar verdikleri bir ülke. Bunlar Çin’in solcuları. Komünist Parti’yi meşru zeminde eleştirebiliyorlar. Bir de liberal kesimler var. Parti politikalarını liberal bir yerden eleştiriyor, küreselleşme ve pazar mekanizmalarının toplumun dokularına layıkıyla yayılmadığını savunuyorlar.

İşin ilginç tarafı liberaller serbest piyasa ekonomisi istikrarını sürdürdükçe tek parti yönetiminden yanalar. Politik demokrasiyi talep edenler de Çin’in sol kesimi. Ama bunlar da marksizmle bağlantıları da olsa sosyal demokrat ya da sol Keynesyen diyebileceğimiz bir kesim. Daha çok eğitim sağlık ve sosyal hakların olmasından, gelir dağılımının düzeltilmesinden yola çıkarak taleplerini dillendiriyorlar. Bazı yerlerde demokrasi daha yaygın, şehirleşmenin ilerlediği Şanghay ve Pekin’de daha canlı bir tartışma ortamı var.

2004 yılından beri işadamları, işçiler ve köylüler gibi partide temsil ediliyorlar. Buna iki cepheden bakmak lazım. Kapitalizme geçildiğini söyleyip eleştirenler kapitalistlerin parti içinde giderek daha fazla güçlendiğinden şikayetçi. Piyasa ilişkilerinin yaygınlaşmasını, daha fazla kapitalistleşmeyi savunanlar ise partideki işadamlarının sembolik olarak temsil edildiğini, merkez komite ve politbüroya işadamı alınmadığını söylüyor.

Çin’de ekonomik büyüme çok önemli, çünkü burjuva demokrasisinin geçerli olduğu yerlerde halkın memnuniyetsizliği hükümetin değişikliğiyle sonuçlanır. Ama Çin gibi ülkelerde iktidar demokratik yoldan el değiştirmediği için yöneticiler daha fazla endişeleniyor “Bizi yarın nasıl bir akıbet bekliyor acaba”diye.

Çin’de geçmişten beri ekonominin can damarını nehirler oluşturur. İmalat sanayinin de yoğunlaştığı üç bölge var. Şanghay’a uzanan Yangtze Nehri, Pekin’e uzanan Sarı Nehir ve Kanton bölgesindeki İnci Nehir deltası.

Küresel krizden en çok etkilenecek bölge Kanton bölgesi, çünkü bizim kafamızdaki Çin karikatürünü oluşturan, yani oyuncak üretiminin, tekstilin yoğunlaştığı, insanların çok uzun saatler çok düşük ücretlere çalışmak zorunda olduğu, bir kasabanın kravat, bir kasabanın düğme, bir kasabanın toplu iğne ürettiği bölge burası. Büyük ölçüde ihracata dayalı Çin kriz döneminde iç piyasaya yönelse, tüketimi artırırsa bile ülkenin emebileceğinden çok fazla üretim var bu bölgede. Şanghay’daki Yangtze Nehri bölgesi, büyük ölçüde otomotiv ve elektronik üretiminin yapıldığı yerler. Burası krizden daha az etkilenecek, çünkü Çin’de henüz karşılanmamış bir tüketim açlığı var. Ülke içinde insanlara daha fazla otomobil, plazma televizyon satıp krizi hafif atlatabilirler.

Pekin civarındaki Sarı Nehir bölgesi ise Çin’in “Silikon Vadisi” niteliğindedir. Daha yüksek katma değerli, bilgiye dayalı üretim yapıldığı, Çin’in en elit üniversitelerinin bulunduğu, en elit işgücünün, araştırma enstitülerinin yoğunlaştığı, bir anlamda Çin ekonomisinin sinir merkezi. Burası henüz ABD başta olmak üzere Batı’yla rekabet sürecinde istediği atılımı yapamamış, ama gelecekte bunu yapma potansiyeli taşıyan bölgesidir.

Çin tahmin edilenin aksine eğitim ve sağlık gibi, yani bizim sosyalist toplumlarda ilk bekleyeceğimiz hizmetlerin büyük ölçüde özelleştirildiği, özellikle kırsal kesimlerden gelenlerin eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı bir ülkedir. Çocuğu hastane kapısında ölen, kendisi hastane kapısından geri çevrilen insanların tepkileri de protestolara yol açıyor. Ayrıca sosyalist bir ülkede olmayacak bir şey daha var, kır ve şehir arasında çok büyük fark var. Oturma izniniz neredeyse ona göre yaşam standardınız değişiyor. Örneğin kırsal kesimden biri şehirde çalışsa bile şehirlinin haklarına sahip olamıyor. Yani çocuğunu oradaki okula gönderemiyor, hastaneden, konut hizmetlerinden faydalanamıyor. Orada çalışıp işi bittiği anda kırsal kesime dönmek ya da sokak satıcılığı gibi marjinal işler yapmak zorunda. Kırsal kesimde yaşayan birinin şehirli bir yurttaş olma hakkı yok. Şehirli olmak bir ayrıcalık ve büyük eşitsizlik yaratıyor. Bir de Çin sanıldığının aksine Gayrı Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) içinde bütçenin payının çok düşük olduğu bir yer. Yani kamu otoritelerinin elindeki harcama imkanı da çok kısıtlı. Büyük ölçüde kapitalist pazar ekonomisi belirliyor her şeyi. Ayrıca Çin, Nepal’dan sonra Asya’da en kötü gelir dağılımına sahip ikinci ülke. ABD’den sonra en çok dolar milyarderi Çin’de. 2007 rakamlarına göre 106 tane milyarder var. 250 bin dolar milyoneri var ve bu dolar milyonerleri nüfusun binde 4’ünü oluştururken servetin yüzde 70’ini ellerinde bulunduruyor. Yani inanılmaz bir gelir dağılımı bozukluğunun olduğu bir yer. Bir anlamda bir çelişkiler ve tezatlar ülkesi.

Çin, ABD ve Küresel Ticaret Savaşları

Çin, ABD’nin gerilemesinden rahatsız. Doğrudan doğruya ABD’yle çatışmak gibi bir planı yok. Ekonomideki büyümesi böyle giderse 2020-2030 arasında ABD ekonomisini geçmesi gerekiyor. Bu konuya kafa yoranların başında “Adam Smith Pekin’de” adlı kitabın yazarı Giovanni Arrighi’nin geliyor.[1] Arrighi’nin temel tezi şu, “Yükselen güç, mevcut hegemonun hem askeri hem ekonomik gücünü elinden alır ve yerine geçer.” Tarihte hep böyle olmuştur. Çin bunu ABD gibi ezen bir güç olarak kullanırsa yeni bir Amerika yaratılmış olabilir, ama bunu daha eşitlikçi, paylaşımcı kullanırsa daha adil bir dünya yaratılabilir. Arrighi, “Çin’in elinde bu potansiyel var” diye belirtiyor.

Ticaret savaşları gündemine ilişkin gündelik tartışmalardan biraz sıyrılıp, yaygın ifadeyle “büyük resme” bakarsak, küresel hegemonya mücadelesinin muharebe alanında bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Ufkumuzu Donald Trump’ın çılgın Tweetleriyle daraltmadığımız takdirde, küresel hegemonya mücadelesinin dış ticaretteki yansımasıyla karşı karşıya bulunduğumuzu fark edebiliriz.

Hatırlanırsa, Japonya’nın artan ekonomik gücü karşısında 70’lerden başlayarak ABD panik yaşamış, özellikle Japon otomotiv endüstrisine karşı milliyetçi bir tepki yükselmişti. 80’lerin sonunda Japonya ekonomisinin derin bir durgunluğa girmesiyle bu tartışma biraz küllenmişti.

90’lar ise, ABD ile AB arasında ticaret gerilimlerine sahne oldu. Ne var ki müzakereler daha çok DTÖ zeminlerinde yoğunlaştığı için teknik bir tartışmanın ötesine geçemedi.

Çin’in 2001’de DTÖ’ye kabul edilmesi, kapitalist küreselleşmenin yeni coğrafyalara yayılması, kapitalist olmayan piyasalara da nüfuz etmesi için bir fırsat olarak algılandı. Zaman içerisinde Çin sadece düşük ücretler sayesinde tüketilen mallarında boy gösteren “ikincil bir güçten”; “ABD, AB, Japonya’nın” oluşturduğu “kolektif emperyalizmi” farklı cephelerde tehdit eden küresel bir rakip haline gelince, işin rengi değişti.

2017 Aralığında Trump’ın “Ulusal Güvenlik Stratejisinin” Çin ve Rusya’yı “küresel rakipler” diye nitelemesi, işin ciddiyet kazandığının en büyük kanıtı. “Ticaret Savaşları” kapsamında Trump’ın Kanada’dan, AB’ye; Japonya’dan, Meksika’ya tüm müttefiklerini hedef alması ise, basit değerlendirmelerin yetersiz kalacağını gösteriyor.

Kotz’a[2] göre, Trump’ın AB, Kanada ve Meksika’ya karşı hamleleri, sağ milliyetçi politikalarından besleniyor. Bu anlayış dış ticareti “sıfır toplamlı” bir ilişki olarak tanımlıyor. Böyle bir yaklaşım, ABD’nin uzun süredir egemen olduğu, “serbest ticarete” dayalı küresel düzen tasarımına da ters düşüyor. Hem liberaller hem de muhafazakarlar küresel sermayenin; düşük ücretler, düşük vergiler, gevşek çevresel düzenlemeler peşinde dünyayı arşınladığı sistemin herkesin yararına olacağını savuna gelmişlerdi. İstatistikler, ticaret sisteminin ABD’nin aleyhine çalışmadığını, aksine Kanada ve AB’de gümrük vergilerinin daha düşük düzeyde bulunduğunu gösteriyor. Kotz böyle bir çatışmadan kimsenin karlı çıkmasının olanaklı olmadığını düşünüyor.

ABD-Çin çatışmasına gelince, iş daha ciddi görünüyor. Bir yandan ABD şirketleri büyük bir pazar olan Çin’de ciddi karlar elde edebiliyorlar. 2017’de Apple’ın satışlarının yüzde 20’si, Intel’in yüzde 23’ü, Qualcomm ise yüzde 65’i Çin pazarında gerçekleşmiş. Öte yandan Çin yüksek teknolojili sektörlerde ABD’yi ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Bu sadece ekonomik değil, askeri boyutlarıyla da Washington’da endişe yaratıyor.

ABD’nin zaman zaman Almanya, Finlandiya gibi göreceli küçük ülkelerin ekonomik hamlelerini görmezden gelebileceğini söylüyor. Ancak iş Çin’e gelince, “gelişmiş ülke” statüsüne yükselme yolunda, güçlü kurumsal yapılara sahip “ meydan okuyan “ bir güç olarak durdurulması gerekir.

Burada Soğuk Savaş’taki gibi iki farklı sistem, “kapitalizm ve devlet sosyalizmi” arasında bir çatışma söz konusu değil. ABD’nin bu kez rakibi, büyük ölçüde kapitalist, öte yandan devlet sosyalizminin belli pratiklerini sürdüren bir ekonomi. Bu özelliğiyle de, Birinci Dünya Savaşı arifesinde, önde gelen kapitalist devletler arasındaki gerginliğe benzer bir durum söz konusu.

Amerikalı sosyalist düşünüre göre, kısa vadede artan küresel gerilimlerin müzakere ve uzlaşmayla çözümü için gayret göstermeliyiz. Uzun vadede ise, zengin bir azınlığın kar etmesi yerine insani ihtiyaçların karşılanmasını temel alan, yeni teknolojilerin bedelsiz herkesin kullanımına açık olduğu, bir ulusun ekonomik ilerlemesinin diğer uluslara bir tehdit gibi algılanmadığı, küresel ekonomide işbirliğinin rekabetin yerini aldığı bir sosyalist gelecek için mücadele etmeliyiz.

Tek Yol Tek Kuşak

Tek Yol Tek Kuşak (TYTK), 2013’te Xi Jinping tarafından ismi ilk dile getirilen bir projedir. Avrasya ülkelerini birbirine bağlamayı amaçlayan antik İpek Yolu’nu ihya etmeye yönelik altyapı projeleri aslında çok önceleri başlatılmıştı. Jinping ışıltılı bir marka altında bunları birleştirdi ve kapsamını Orta Asya ve Afrika’ya kadar genişletti. Bu anlamda TKTY hem Çin’in dünya jeopolitiğine ağırlığını koyuşunun dönüm noktası, hem de Jinping’in tarihsel liderliğini ilanının sembolü kabul edilebilir.

Pekin Üniversitesi’nin Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün geçenlerde yayımladığı bir rapor[3], başlangıçta TKTY’nin Avrasya hinterlandındaki 65 ülkeyi şu üç amacı gerçekleştirmeye yönelik birleştirmeyi umut ettiğini vurguluyor: Renminbi’nin en azından bölgesel olarak yaygın kullanımı, ABD ve Avrupa’nınkinin yanında Çin’in başını çektiği uluslararası bir piyasa kurulması ve uluslararası ekonomi gündeminin belirlenmesine daha fazla ağırlık koyulması. Ancak son yıllarda projenin kapsamının öngörülenin de ötesine geçtiğinin, küresel büyümenin yavaşladığı bir ortamda TKTY Kapsamındaki Çin yatırımlarının II. Dünya Savaşı sonrası gündeme gelen Marshall Planı’nın benzeri bir misyon yüklendiğinin altı çiziliyor.

Rapora göre, Çin’in kamu işletmeleri TKTY kapsamında 185 ülkede 3116 proje üstlenirken, imzalanan sözleşmelerin değeri 500milyar doları aşıyor. Böylelikle Çin’in deniz aşırı varlıklarının toplam miktarı da 1 trilyon doların üzerine taşınmış oluyor. Araştırma bu denli büyük harcamaların ülkenin döviz rezervlerini tükettiğine ve sürdürülemez bir noktaya doğru ilerlendiğine vurgu yapıyor.

Bilindiği gibi Çin Devleti’nin temel stratejisi yüksek ekonomik büyümeye dayanıyor. İnşaat odaklı büyüme hem bu hedeflerin tutturulmasına katkı sağladı, hem de konut sahibi olma özlemlerini okşayarak rejime kitle desteğini güçlendirdi. Bu kanalın tıkanmasının, büyük şehirlerin konut denizine dönüşmesinin bir sonucu olarak da ÇKP yurtdışı altyapı hamlelerine yöneldi.

International Viewpoint sitesinde TKTY üzerine bir makale kaleme alan Qian Benli[4] bu inisiyatifin sade yurttaşa bir katkı sağlamadığını öne sürüyor. Döviz rezervleri tüketilirken, istihdamda ve yaşam standartlarında kayda değer bir ilerleme gözlenemediğini söylüyor. Buna karşın yolsuzlukların yaygınlaştığına dikkat çekiyor.

TKTY projesine katılan ülkelerden de son dönemlerde şikayetler yükselmeye başladı. En çok üzerinde durulan konuların başında, imzalanan altyapı sözleşmelerinin zamanla az gelişmiş ülkeleri bir “borç kapanına” düşürmesi geliyor. Malezya ve Tayland bazı projelerin kapsamını daraltırken, Etiyopya borçlarını yeniden yapılandırmak zorunda kaldı. Pekin bu noktada geri adım atarak, uzlaşma yoluna gideceğinin işaretini verdi. Ayrıca TKTY kapsamındaki yatırımların yüzde 42’sinin kömür üretimine yönelik olması ekolojik sürdürülebilirlik açısından eleştiriler alıyor.

Nisan 2019’da toplanan TKTY projesinin ikinci zirvesi, başta Rusya devlet başkanı Vladimir Putin, Çin’in jeopolitik müttefiklerini bir araya getirdi. Türkiye Çin’in Uygur politikasına eleştirileri nedeniyle toplantıyı pas geçti. ABD’nin tüm engelleme çabalarına karşın, İtalya ve Yunanistan’ın projeye aktif biçimde katılımıyla Batı İttifakı’nda gedikler açıldığı gözlendi. Washington’la hep “özel yakınlığı” bulunduğunun altını çizen Birleşik Krallık’ın Maliye Bakanı Philip Hammond da Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetlerini eleştirmeyi askıya alacaklarını, bu altyapı hamlesinin özellikle finansmana yönelik bacağında yer alacaklarını açıkladı. Aynı günlerde Britanya’nın 5 G altyapısının bazı sınırlarla da olsa Çin iletişim devi Huawei’ye açılacağının ilanı da Pekin’in küresel sahnede ağırlığını hissettirmesinin diğer bir kanıtı kabul edilebilir. Çünkü küresel hegemonya mücadelesinde, ABD Çin’i özellikle “Çin yapımı 2025” teknoloji atılımını engelleyerek durdurmaya çalışıyor. “Havacılık, robotik, yapay zeka, bilgi teknolojileri” gibi boyutları bulunan bu stratejik plan Pekin’i “imalat sanayinin süper gücü” haline getirmeyi amaçlıyor. ABD karşı hamlesinin koçbaşı olarak dünyanın önde gelen iletişim ekipmanı üreticisi, 5G ve akıllı telefon konusunda küresel lider Huawei firmasını seçmiş görünüyor. Bu anlamda Londra’nın Huawei’ye kapılarını açması büyük önem taşıyor.

Çin’in “emperyalist ülke” suçlamalarını kolay kabullenemeyeceği, kendi tarihsel mücadelesi de hatırlanırsa açıkça görülüyor. Tartışma bu kulvara sürüklenince pişkinlik göstermiyor, açıkça geri adım atıyor. Gelgelelim TKTY gücü artan bir ulusal devletin tüm ilişkilerine bu asimetrik gücü ister istemez yansıtacağını da bir kez daha kanıtlıyor. Çin’e komünizm ideallerinin somut karşılık bulduğu, bir “işçi devleti” gözüyle bakmak isteyenler için, hayal kırıklığına uğramak kaçınılmaz. Ne var ki artık ABD’yle her konuda boy ölçüşebilen başarılı bir ulusal kalkınma örneğiyle karşı karşıya olduğumuz da ortada…

Hayri Kozanoğlu, İstanbul Altınbaş Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’nde profesördür. Küreselleşme Heyulası (İstanbul: İthaki, 2003), Küresel Krizin Anatomisi (İstanbul: Agora, 2009), Yuppieler, Prensler ve Bizim Kuşak (İstanbul: İletişim, 1993), Uç(ur)amayan Balon: Finans (İstanbul: Ayrıntı, 2011), 50 Soruda Teknolojik Gelişmeler ve Hayatımız (İstanbul: Altınbaş Üniversitesi Yayınları, 2018) başta olmak üzere çok sayıda eserin yazarı ve editörlüğünü üstlenmiştir. BirGün gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.


Notlar

[1] G. Arrighi, Adam Smith Pekin’de (çev. İ. Yıldız), İstanbul: Yordam, 2009.

[2] D. Kotz, “Ticaret Savaşlarının Ardında Ne Var?”, www.jacobinmag.com

[3] Q. Yuanping, ” Time and Tendency in the Changing World Situation”, IISS Report, İnstitute of International and Strategic Studies Pekin University, http://en.iiss.pku.edu.cn/research/bulletin/3618.html.

[4] Q. Benli, ” The Domestic Consequences of China’s ‘One Belt One Road Initiative”, International Viewpoint, 2 Şubat 2019, http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article5923

SON HABERLER

Şimdi de #SOLdaMahirVar #SOLdaDenizVar Soruşturması

SOL Parti Samsun İl Başkanı Coşkun Konca, SOL Parti Genel Merkezi’nin sosyal medyada yaptığı #SOLdaMahirVar #SOLdaDenizVar görselleri nedeniyle ‘terör...