Cumartesi, Şubat 27, 2021

Foucault, Anti-Komünizm ve Küresel Teori Endüstrisi – SOL FORUM

ÖNERİLENLER

SOL Parti’den CHP’ye Anayasa Mektubu

Sol Parti bugün CHP genel merkezini ziyaret etti. Görüşmede Sol Parti başkanlar kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlknur Başer ve...

Arap Baharı Başarısız Oldu Ancak Sefalet ve Adaletsizliğe Karşı Öfke Sürüyor – Çeviri

Counterpunch.org sitesinden kısaltılarak çevrilmiştir. Yazar: Patrick Cockburn https://www.counterpunch.org/2021/02/17/the-arab-spring-failed-but-the-rage-against-misery-and-injustice-continues/ On yıl önce, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın tamamında insanlar, egemenlerine karşı ayaklanıp demokrasi...

Dosya (2): Mustafa Sönmez – Derin Yoksulluk

Türkiye’de sayıların ifade ettiğinin ötesinde yaşanan yoksullaşma pandemi koşullarında yatay ve dikey olarak ilerledi, derinleşti. Etkin bir sivil toplum...

Dosya(1): Selçuk Candanayar – Derinleşen Kriz ve Toplumun Ruh Hali

Youtube söyleşi linki yazının altında! Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Kartallı Kazım’ ın hikayesini anlatırken söz eder açlıktan. 1. Dünya...

Foucault, Anti-Komünizm ve Küresel Teori Endüstrisi: Eleştirilere Bir Cevap

Gabriel Rockhill ile Söyleşi

Söyleşiyi yapan Can Uğur, İngilizceden Türkçeye çevirenler Hande Tuhanioğlu, Özgür Alkan

Bu söyleşi, Gabriel Rockhill’in The Philosophical Salon’da yayınlanan Foucault: The Faux Radical başlıklı makalesi üzerine yapıldı.

Kasıtlı olarak entelektüellerin rolü hakkında düşünen ve yazan bir yazarsınız. Bu konu, “Foucault: The Faux Radical.”[1] başlıklı makalenizin de ana temasını oluşturuyor. Nedir bu rol sizce?

Bizimki gibi bir sistemin, yani küresel kapitalizmin, içindeki kariyer entelektüelleri ile ilgili herhangi bir tartışmanın başlangıç noktası; entelektüellerin aklın deviniminin peşinde koşan kendilerine özgü bireyler değil, doğrudan bu sistemin ürünü olduklarının ayırdına varılması olmalıdır. Temel işlevleri, işgücünün ve küresel iş bölümünün yenilenmesi için gerekli olan dünya görüşleri ve çeşitli teknik uzmanlık biçimleri -veya yanıltıcı ideolojiler- sunarak sosyal üretim ilişkilerini yeniden üretmektir. Dolayısıyla, eşitsizliğin yeniden üretimine hizmet eden sosyoekonomik triyajın araçlarıdırlar. Bir diğer deyişle, kapitalist koşullarda doğan profesyonel aydınlar kesimi, bunun farkında olsalar da olmasalar da önemli bir siyasal ve sosyoekonomik role sahip araçsallaştırılmış entelektüellerden oluşur.

 Yine de hüküm süren bu bilgi üretim aracının içinde, büyük oranda entelektüel otonomi ideolojisinin istenmeyen bir sonucu olarak, belli bir manevra payı olduğunu söyleyebiliriz. Hâkim ideoloji yüksek eğitimi ekonomi ve siyaset gibi alanlardan bir şekilde özerkmiş gibi sunduğu için, entelektüel özgürlük bir dereceye kadar mümkün olabiliyor. Doğrudan sınıf iktidarının aracı olmayan entelektüel çabalar ise profesyonel entelektüellerin temel sosyal işlevi ile bunu örtbas etmeye çalışan hâkim ideoloji arasındaki bu çelişkili alanda kendisine küçük de olsa bir yer bulabiliyor.

Eğer soruyu profesyonel entelektüeller özelinde kısıtlarsak, kendilerinden bu çelişkiden faydalanan müdahaleci aydınlar olarak bahsedebiliriz. Bu kesim, yukarıda bahsettiğim çelişkiden faydalanarak en azından iki şeyi yapabilmeyi amaçlar: haritalandırma ve müdahale etme. İlki, hâkim ideoloji ile mücadele edecek sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin materyalist bir haritasını sunma ve böylece halka aslında neler olduğunu göstermeyi kapsar. Yerine getirebilecekleri ikinci işlevse bu ilişkiler ağına müdahale edilebilecek en uygun zeminleri ve sosyal dönüşümü mümkün kılacak en tutarlı strateji ve taktikleri belirlemektir. Kuşkusuz, bu iki girişim de kolektif bir çaba gerektirir. Gerçek bir dönüştürücü gücü ve bu bağlamda hayata geçirilecek projeleri kurmak, ki bence bunlar entelektüel emeğin özünü oluşturur, işçi partileri veya örgütleriyle, bu konuda çalışan araştırma müşterekleriyle ve muhalif eğitim kurumlarıyla ortaklaşa hareket etmekle mümkündür.

Makalenizde, Sartre Against Foucault başlıklı çalışmanızdakine benzer bir pozisyon ortaya koydunuz. Bu pozisyon ne anlama geliyor?

Sartre, kendisine katılmadığım bazı pozisyonlar da alan karmaşık bir figür. Fakat anti-kapitalist örgütlenme, kadınların özgürleşmesi, ırksal özgürleşme ve anti-emperyalizm gibi alanlardaki çabalarında da gördüğümüz gibi, tarihsel materyalist geleneğin temel ilkelerinin tutarlı ve sürekli bir savunucusudur da aynı zamanda. Tam da bu nedenle Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından düşman ilan edilmişti. Bunu yaptığım arşiv araştırmaları sırasında ve ‘Bilgi Edinme Özgürlüğü talebim (FOIA)’ sonucunda keşfetmiştim: Sartre o dönem bileşenleri tarafından empoze edilmeye çalışılan entelektüel mutabakat karşısında büyük bir tehdit olarak görülüyordu.

Foucault, bomba etkisi yaratan ve entelektüel bir best-seller (çok satan) olan The Order of Things kitabıyla 1966’da büyük bir çıkış yaptı. Bu kitap ve içinde yer alan röportajlar bariz bir biçimde anti-Marksist’tir. Kitabın pazarlama stratejisi ‘Eski dışarı (out), yenilik içeri (in)’ idi ve Foucault Sartre’ı sırf Marksist olduğu için ‘19. Yüzyılın adamı’ ilan ederek suçlayacak kadar ileri gitmişti. Bu noktada, o dönemde Vietnam Savaşı’nın alevlendiğini, Küba Devriminin ve diğer Marksist yönelimli sömürgecilik/yeni sömürgecilik karşıtı mücadelelerin tüm dünyada yükseldiğini hatırlamak gerekir. Böyle bir bağlamda Marksizm’in 19. Yüzyıl felsefesi olduğunu ve öldüğünü iddia etmek son derece abes, hatta şaşırtıcı derecede gericidir.

Ayırca, Foucault Marksizm’in küresel tarihi hakkında yok denecek kadar az bilgiye sahiptir ve sosyalist devrimlerin ya da sömürgecilik karşıtı mücadelelerin gerçekleştiği ülkelerle ilgili hiçbir kayda değer çalışması olmamıştır. O dönemde, güvenilir verilere dayalı makul eleştirilerden ziyade, etraflıca düşünülmeden ortaya konan, Avrupa-merkezli bir Marksizm karşıtlığına başvurur (sonradan bir miktar daha radikalleşecektir) ki bu da o dönem özellikle ABD tarafından teşvik edilen anti-komünist ideoloji ile mükemmel bir uyum sağlar.

Yine de açık olmam gerekirse, doğrudan ‘Sarte’ı savunan ve Foucault’a karşı çıkan’ bir pozisyonum yok. Bir entelektüel olarak çalışmalarımı, birçok figürü kapsayan ve ancak eşitlikçi bir sosyal dönüşüm gayesi taşıyan kolektif bir çaba olarak anlaşılabilecek derin ve zengin bir tarihsel materyalizm geleneği içinde konumlandırıyorum. Jose Carlos Mariátegui ve Sartre’ın kendi yollarıyla açıkladıkları bu miras, sınıf mücadelesinin teorik alandaki yaşayan ve dinamik geleneğini oluşturur ve öz-eleştiri de bu geleneğin yaşam damarlarından bir tanesidir.

Foucault’un yazılarında anti-Marksizm’in peşinden gittiğini ve CIA’in de Fransız Marksizm’ine saldırdığını iddia ediyorsunuz. Bu tam olarak nasıl gerçekleşti?

CIA gibi organizasyonlar üzerine tartışırken Antonio Gramsci’nin çizdiği ortak akıl (common sense) ve aklıselim (good sense) ayrımını göz önünde bulundurmak çok yardımcı olacaktır. Büyük oranda kültür endüstrisinin ve kitle iletişim araçlarının bir ürünü olan ‘ortak akıl’ yaklaşımı, CIA’yi (Merkezi İstihbarat Teşkilatı) 007 ajanları veya gizemli arka oda manipülatörleri olarak sunar. Buna karşılık ‘aklıselim’ kavramı tutarlı ve açıklayıcı modeller sunmak adına materyal olanı bilimsel yollarla inceler. Örneğin, ortak akıl yaklaşımının CIA’yi az önce bahsettiğim gibi sunma şeklinin kendisinin büyük oranda CIA kaynaklı olduğunu ve Teşkilatın kültür endüstrisine ve kitle medyasına önemli derecede müdahale ettiğini ortaya koyar. Diğer bir deyişle, birçok insanın CIA algısı CIA’in kendisinden hiç de bağımsız değildir.

Komünizm karşısında oldukça karmaşık ve çok boyutlu bir entelektüel savaş vermeyi üstlenen CIA, anti-Marksizm anlamında sadece pratik değil fikirsel alanda da mücadele eder. Bu konuyu The Philosophical Salon’da yayınlanan The CIA Reads French Theory[2] başlıklı makalemdetartışmıştım. Burada altı çizilmesi gereken çok nokta var ancak önemli olanlardan bir tanesi, ki CIA çalışanlarından olan Thomas W. Braden bunu açıkça kamuya duyurmuştur, -içeride bilinen ismiyle- Company, Avrupa’daki komünist olmayan sol kesimleri destekler, fonlar ve teşvik eder.[3] Solu parçalara ayırmayı hedefleyen bu taktik, ‘sınırı aşan’ komünizmi ayırıp izole ederek nihayetinde kendi meşru ve komünist olmayan solunu yeniden tanımlamaya girişir.

Foucault ise bildiğim kadarıyla hiçbir zaman CIA’in bilinçli bir ajanı olmadı (‘ajan’ Company lügatında CIA’in doğrudan çalışanı olmayan ama belirli alanlarda CIA yetkilileri tarafından görevlendirilen kişiler için kullanılır). Paris merkezli Kültürel Özgürlük Kongresi’nin düzenleyicisi olan Michael Josselson ise bilinçli bir ajandı. Kongre’nin ve Fransa’daki Preuves dahil birçok yayının çevresini oluşturan entelektüellerin çoğunluğu, anti-komünizm propagandası yapmak üzere CIA tarafından fonlandıklarını kuşkusuz biliyorlardı (bazıları bunu itiraf da etmiştir). Fakat CIA, kendisi tarafından faaliyete sokulan ancak genel tablonun tüm ayrıntılarıyla farkında olmayan, bilinçsiz ajanlar olarak tabir edilen bileşenlerden de faydalanır. Belirli durumlarda bu ajanlar, Teşkilatın çizdiği yolu takip ederek bilinçli veya bilinçsiz biçimde onun gündemini besler. 

 Foucault özelinde bu, Teşkilatın bir araştırma makalesinde “Fransa’nın en bilgili ve etkileyici düşünürü” ilan edilmesiyle olmuştur.[4]  Aynı makalede Foucault’un en az iki sebepten bir hazine olduğu vurgulanır: i) Yeni Sağı methetmesi ve devrimci örgütlenmelerin kanlı sonuçlarına dikkat çekmesi ve ii) Teşkilatın “Marksizm’in sosyal bilimler üzerindeki etkisini eleştirel yollarla dağıttıkları”[5] için alkışladığı Yapısalcılık ve Annales School olarak bilinen gelenekler içindeki kayda değer katkısı. Ancak bu, Foucault’un CIA ile sözleşme yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde CIA’in onun çalışmalarına veya –bazen gönülsüzce- katıldığı entelektüel hareketlere koşulsuz şartsız arka çıktığı da söylenemez. Bu ilişkilendirmenin ve bakış açısının bizi götürebileceği bir sonuç varsa o da CIA’in ‘Sartre karşısında Foucault’ pozisyonunu benimsediğidir.

Peki Solun bütünlüklü ve müdahale etmeye yönelik bir yaklaşımdansa kimlik siyasetine bel bağlayan tavrına yönelik görüşünüz nedir?

‘Kimlik siyasetinin’ ne olduğuna dair birçok farklı anlayış vardır, fakat materyalist analiz açısından en tutarlı açıklama, bu siyasetin sermayenin 1970’lerde küreselleşmeye başlamasıyla neo-liberalizmin ideolojik tamamlayıcısı görevi gören, gerici bir siyasi proje olarak geliştiği olacaktır.[6] Konuyla alakalı pek çok farklı bakış açısı olmakla beraber, birkaçı şöyle sıralanabilir:

  1. Kimlik siyaseti samimiyetsiz bir şekilde; ırksal özgürleşmeyle, kadınların kurtuluşuyla, cinsel özgürlükle ilgilenmediği vb. önermelerle tarihsel materyalist geleneği yanlış tanıtmaktadır. Bu geleneği sahiden okuyan herhangi biri, bunun kategorik olarak yanlış bir önerme olduğunu bilecektir: Engels, kadının özgürleşmesinin genel kurtuluşun ölçüsü olması gerektiğini iddia ediyordu; Marx, ABD’de köleliğin kaldırılmasını şiddetle savunmuştu; Lenin, ulusal kurtuluşa derinden bağlıydı ve kadınlar için eşi benzeri görülmemiş ilerlemeler ortaya koyan bir devrimin lideriydi; Clara Zetkin, kadınların kurtuluşunun sosyalist devrim yoluyla maddi olarak güçlendirilmesi gerektiğini iddia ediyordu; Daniel Guérin, queer özgürleşmesi ile proleter devrimin bir noktada buluştuğunu savunuyordu; Thomas Sankara, açık şekilde ulusal kurtuluş, ırkçılık karşıtlığı ve kadın özgürlüğünü birbiriyle ilişkilendirmişti… Listeyi uzatmak mümkün, fakat yazıyı fazla işgal etmemesi adına, Marksizmi böyle ucuz şekilde eleştirenlerin – ve elbette diğer herkesin – Domenico Losurdo’nun Class Struggle (Sınıf Mücadelesi) kitabını okumasını öneriyorum.
  2. Kimlik siyaseti, kendini yeterli derecede temsil edilmeyen kimliklerin tanınmasını içeren radikal biçimde yeni ve gelişkin bir toplumsal proje olarak sunarken; üretici güçlere olan her ilgiyi ‘eski kafalılık’, ‘sığlık’, ‘indirgemecilik’ olarak yaftalayarak, belli grupların sosyoekonomik olarak ezilen konumlarının korunmasına sebep oluyor.
  3. Bu siyaset, esasen sömürgeci-ırkçı kapitalist sistemin tarihsel ürünleri olan ırksal ve kültürel kimlikleri mutlaklaştırma ve özselleştirme eğilimindedir. Sanki yapabileceğimizin en iyisi, ideolojik birer kurgu olan kimlikleri tanımak, onları el üstünde tutmak ve hatta fetişleştirmekmiş gibi davranır.
  4. Kimlik siyaseti eleştiriyi kolektif anti-kapitalist örgütlenmeden koparıp onu kapitalist sistem için bir tehdit olmaktan çıkararak, ‘eleştirinin’ ve hatta siyasetin doğasını yeniden tanımlamaya çabalıyor. Bu durum; ırksal liberalizmin, kurumsal çok kültürlülüğün ve sembolik jestlerin maddi dönüşümlerle uzlaştırılmasını da içerir.
  5. Kimlik siyaseti; belli başlı baskı biçimlerine karşı mücadeleyi, bu baskıların sürekliliğini sağlayan maddi düzeni kökten değiştirme çabalarına karşı öncelemesi anlamında egemen sınıfın elinde kullanışlı bir silah olmuştur (kurumsal demokratların ‘ırkçılık karşıtlığı’ bu anlamda iyi bir örnektir). Ayrıca solu bölmekte, faaliyetlerini münferit kimlik politikaları temelli oluşumlar içinde eritmekte ve isyankâr sosyal hareketlerle şirketlerce fonlanan STK’lar aracılığıyla iş birlikleri yapmakta kuvvetli bir güç haline gelmiştir.

Amerikan akademisinde ön plana çıkan kimlik siyasetinin Fransız teorisindeki birçok çevreden entelektüel anlamda beslendiğini söylemekte fayda var (burada Foucault, Derrida, Kristeva, Deleuze gibileriyle özdeşleşen küresel teori endüstrisinin ürünlerini kastediyorum). Fransız teorisinin söylem analizini tercih ederek tarihsel materyalizmden uzaklaşması ve sözüm ona etik olarak farklılıklara gösterdiği ilgi, bu gerici siyasete entelektüel bir gelişmişlik kazandırdı.

Liberalizm ve faşizm arasındaki tarihsel ortaklığı vurguladınız. Bu tarihsel ilişkiyi tanımlar mısınız?

Bu ilişkinin ayrıntılı açıklamasını, Foucault üzerine yazdığım makalemle aynı zamanlarda çıkan ve bu konuyu ele alan dört makalemde sundum.[7] Bu makaleler, özetle, liberalizmin faşizme karşı bir siper oluşturmadığını gösteriyor. Hatta aksine, 20. yüzyılın başlarında İtalya ve Almanya’da geliştirilen ve adına ‘klasik faşizm’ denen siyasi projeler, burjuva demokratik yönetim sistemi içerisinde iktidara geldiler. Mussolini ve Hitler, büyük sanayi sermayesinin mali desteğini arkasına alarak; küçük burjuva bir tabanı milliyetçi, sömürgeci ve anti-komünist bir platform etrafında harekete geçirmek adına modern propaganda biçimlerini kullandı. Her iki figür de ülkelerindeki yasal normlar içerisinde iktidara geldiler, ancak daha sonra işçi sınıfı örgütlerini ezerek büyük sanayi sermayesi için faydalı olacak sömürgeci fetih savaşlarını çıkararak aldıkları görevleri yapmaya başladılar, bu fetihlerden en önemlisi ‘Uzak Doğudaki’ Bolşeviklere karşı yapılandı.

Bu makalelerde, Nazilerin ve faşistlerin savaşın bitiminde basitçe yenilmediğini de anlatıyorum. Sözde liberal bir temsili demokrasinin himayesi altında faaliyet gösteren ABD Ulusal Güvenlik Devleti, savaş sonrası komünizme karşı verdiği uluslararası savaşta binlerce faşisti işe aldı ve onlara yeni görevler verdi.

En temelde, Foucault’nun çalışmasını anlamamız gereken tarihsel bağlam budur. ABD’nin küresel hegemonik güç olarak ortaya çıkmasının etkisiyle; savaş sonrası Fransa, Amerika için en önemli ideolojik savaş alanlarından biri haline geldi. Fransa’nın Nazilerle yaptığı iş birliği nedeniyle Sağ büyük ölçüde itibarını yitirmişti ve Nazizmin komünizme yenilmesi Fransız aydınlarının Marksizmi bağrına basmasına katkıda bulundu. Amerikan Ulusal Güvenlik Devleti’nin üstlendiği görevlerden biri de Batı Avrupa entelijansiyasını –özellikle Fransa ve İtalya’da– Marksizmden uzaklaştırmak için farklı biçimlerde, farklı yöntemlerle, ayrı ayrı fakat zorla müdahale etmekti. Foucault, kendi kuşağının sözde Fransız teorisiyle özdeşleşmiş diğer entelektüelleriyle beraber, bu süreçte kritik bir rol oynadı. Bu nedenle, onların küresel teori endüstrisi tarafından “radikal” düşünürler ve dünyadaki tüm teorisyenlerin okuması gereken entelektüel yenilikçiler olarak pazarlanmaları şaşırtıcı değildir. Devrimci bir projeden yoksun söylemsel ‘eleştiri’ biçimleri, esasen dünyayı değiştirme sürecinde olan tehlikeli kuram biçimlerine karşı faydalı bir panzehirdi.

Solun eşitlik ve özgürlük konusundaki tutumuna gelirsek, bunlardan hangisine öncelik tanınması gerektiğine ilişkin bir dizi argüman var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Eşitlik ve özgürlük arasındaki karşıtlık, sahte uzlaşmazlıklar ideolojisinin bir sonucudur. Bu ideoloji büyük oranda, kapitalizm ile komünizmin eski savaşı olan Soğuk Savaş tarafından yönlendirilmişti. Komünizm sosyoekonomik eşitliği savunurken, kapitalizmin açık şekilde bunu savunmaması, kapitalizm yanlısı entelektüelleri imkânsız bir şeyin peşine düşmeye sevk etti: kapitalist sistem için bir bayrak gibi dalgalanacak bir değer bulabilmek. Sosyalizmin; egemen sınıfın kar üretmek adına mülksüzleştirme, köleleştirme, sömürme ve yaşam olanaklarının koşullarını ortadan kaldırma ‘özgürlüğü’ anlamındaki serbest girişim özgürlüğünü engellemek için var olduğu apaçık bir gerçek olduğundan, onlar bu noktada ‘özgürlüğü’ icat ettiler. Çalışan, emekçi kitlelere ilişkin; egemen sınıfın medya, kültür ve eğitim aygıtının ideolojik kampanyası son derece tutarlı ve açıktı: bu insanlara defalarca onların (kâğıt üzerinde) özgür olduklarını söylerken; onların, bu özgürlüğü hayata geçirmek amacıyla anlamlı bir şekilde hareket etmesi için gerekli maddi kaynaklardan uzak tutulması. 

Öyleyse, bu sahte karşıtlığın maskelediği şey; özgürlük denen şeyin, kişinin biçimsel özgürlüğünü somut bir gerçekliğe dönüştürecek gerekli güce ve maddi kaynağa sahip olmadığı sürece hiçbir şey ifade etmiyor oluşudur. Örneğin, ben kâğıt üzerinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmakta özgürüm. Bununla beraber, egemen sınıfla ve onun siyasi seçkinleriyle derin bağlantıları olan bir milyoner olmadığım için, bu ‘özgürlük’ tamamen anlamsız bir hale gelir çünkü bunu hiçbir şekilde hayata geçiremeyeceğim. Özgürlük, çok daha fazla sosyoekonomik eşitlik gerektirir. Walter Rodney, “1917’den sonra Sovyetler Birliği’nde bir özgürlük genişlemesi oldu; zira gerçek anlamda özgürlük, kültürel ve ekonomik eşitliğin bir ifadesidir” diye yazarak, bu gerçeği dikkat çekici bir netlikle ifade etmişti.[8]

Notlar

[1] Gabriel Rockhill, “Foucault: The Faux Radical,” The Philosophical Salon of the Los Angeles Review of Books (October 12, 2020): http://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/ (accessed on 10/25/20).

[2] Gabriel Rockhill, “The CIA Reads French Theory: On the Intellectual Labor of Dismantling the Cultural Left,” The Philosophical Salon of the Los Angeles Review of Books (February 28, 2017): http://thephilosophicalsalon.com/the-cia-reads-french-theory-on-the-intellectual-labor-of-dismantling-the-cultural-left/ (accessed on 10/25/20).

[3] Bakınız: Thomas W. Braden, “I’m Glad the CIA Is ‘Immoral,’” Saturday Evening Post (May 20, 1967).

[4] Directorate of Intelligence, “France: Defection of the Leftist Intellectuals” (December, 1985), CIA-RDP86S00588R000300380001-5:https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp86s00588r000300380001-5 (accessed on 10/25/20).

[5] Ibid.

[6] Bazen başka isimler altında saklansa da kimlik siyaseti ile ilgili şu düşünürlerin çalışmalarına bakabilirsiniz: Barbara and Karen Fields, Barbara Foley, Adolph Reed Jr., and William I. Robinson. Örneğin Robinson şöyle der: “Hikâyenin kilit noktası aydınların ihanetidir, çünkü ezilenlerin mücadelesi hiçbir zaman kendi organik aydınlarını yaratmadan gerçekleşemez. 1960 ve 1970’lerdeki kitlesel hareketler, ezilen kesimlerin ve kendisini bu kitlesel mücadelenin radikal gayeleriyle özdeşleştirenlerin profesyonel ve elit tabakaya dahil olacak temsilcileri için bir alan açtı. Akademi içinde ise, sınıfsal sorgulamalarını post-modern anlatılarla ve kimlik siyaseti çizgisinde ifade eden yeni bir küçük burjuvazi doğurdu. Sınıfın gözden düşmesi ve kimlik temelli siyasetin yükseltilmesi bu küçük burjuvazinin projesiydi ancak bu proje özellikle Küresel Kuzeyde birçok sosyal harekete kaynaklık etti. Bu anlatılar bütün bir genç kuşağın anlayışını ve bilincini şekillendirdi ve hızla küreselleşen kapitalizmin Marksist bir eleştirisine en çok ihtiyaç duyulan anda Marksizme yabancılaşmasına sebep oldu.”(William I. Robinson, “The Betrayal of the Intellectuals,” a contribution to the forum Planetize the Movement!, Great Transition Initiative (April 2020), https://greattransition.org/gti-forum/planetize-movement-robinson).

[7] Makaleler sırasıyla şöyledir: “Fascism: Now You See It, Now You Don’t!,” CounterPunch (October 12, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/12/fascism-now-you-see-it-now-you-dont/; “Liberalism and Fascism: Partners in Crime,” CounterPunch (October 14, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/14/liberalism-and-fascism-partners-in-crime/; “The U.S. Did Not Defeat Fascism in WWII, It Discretely Internationalized It” CounterPunch (October 16, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/16/the-u-s-did-not-defeat-fascism-in-wwii-it-discretely-internationalized-it/; “Liberalism & Fascism: The Good Cop & Bad Cop of Capitalism,” Black Agenda Report (October 21, 2020): https://www.blackagendareport.com/liberalism-fascism-good-cop-bad-cop-capitalism?fbclid=IwAR08vI0WPWWeLlv6Bc2hze67hvuy-w1vBXcVI_EDRnwH0XyShDfbaupPe3Y (all accessed on 10/25/20).

[8] Walter Rodney, The Russian Revolution: A View From the Third World (London: Verso, 2018), p. 184.


SON HABERLER

SOL Parti’den CHP’ye Anayasa Mektubu

Sol Parti bugün CHP genel merkezini ziyaret etti. Görüşmede Sol Parti başkanlar kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlknur Başer ve...