Dosya(2): Korona Günlerinde Kamuculuk* – Hayri Kozanoğlu

Anasayfa Analiz Dosya(2): Korona Günlerinde Kamuculuk* – Hayri Kozanoğlu
Dosya(2): Korona Günlerinde Kamuculuk* – Hayri Kozanoğlu

Tüm dünyayı bir virüsün teslim almasıyla birlikte kamusal hizmetlerin önemi çok açık biçimde ortaya çıktı. Sağ politikacılar, neoliberalizm savunucusu medya kuruluşları bile bu açık gerçeği yadsıyamadılar. Bu süreçte başta sağlık olmak üzere eğitim, bakım, sosyal güvenlik ve altyapı gibi  kamusal hizmetlere yeterince yatırım yapılmadığı, kaynak ayrılmadığı, özelleştirmelerle  kamunun  ne denli zayıf düşürüldüğü anlaşıldı.

Paralel biçimde Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede yerel yönetim hizmetlerinin ne kadar hayati rol oynadığı,  su, enerji dağıtım, ulaşım, temizlik, eğitim ve sağlıkta yerel yönetimlerin çok daha etkin görev üstlenmesi  gerektiği kabul görmeye başladı. Sadece yerel yönetimlerde değil ulusal düzeyde de özelleştirmeleri geri çevirmenin, özelleştirilmiş kuruluşları yeniden kamu mülkiyetine kazandırmanın hem yerinde, hem de kitlesel destek bulacak bir talep haline geldiği görülüyor. Aynı zamanda kamu özel sektör işbirliği diye adlandırılan, müteahhitlere hem miktar hem de çoğunlukla döviz bazında fiyat garantisi veren sistemin kamu bütçesi üzerinde nasıl bir yük oluşturduğu kanıtlandı.

Pandemi döneminde aynı zamanda “düşük becerili “ işler diye yaftalanan, “ düşük ücret “ ödenerek adeta cezalandırılan  temizlik, ulaşım, gıda üretim ve dağıtımı, lojistik sektörlerinde ağır risk koşullarında çalışan emekçilerin yaşamımızı sürdürmemiz için ne denli  kritik bir rol oynadığını gördük. Tüm sağlık emekçilerinin özverili gayretlerini, aralarından büyük kayıplar vermelerine  rağmen görevlerini  nasıl büyük bir disiplin ve adanmışlıkla  yerine getirdiklerini bri kez daha vurgulamak insanlık görevimiz.

Salgın koşullarında kültür sanat etkinlikleri de kesintiye uğradı. Sergi salonları, müzeler, konserler, tiyatro oyunları, bazı dergi ve gazete koleksiyonları sanal ortamda  ücretsiz halkın hizmetine açıldı. İnsanların zaman bulabildiğinde ve maddi koşulları elverdiğinde sanat ve kültüre nasıl susadıklarını gözlemledik. Buradan sanatsal ve kültürel etkinliklerin geniş kitlelere ücretsiz veya kamu desteğiyle erişilebilir biçimde sunulmasının önemi bir kez daha gözler önüne serildi. Sanat ve kültür alanının çoğunlukla şirket sponsorluklarında, haliyle onların dünya görüşü çerçevesinde piyasa koşullarında sunulması pratiğinin d sorgulanması gereği hissedildi.

Eğitimin uzaktan sürdürülmesi , bazı meslek gruplarının işlerine evlerinden  devam edebilmeleri “ dijital uçurumu “ bir kez daha gözler önüne serdi . Eğitimdeki tüm eşitsiz  üzerine bir de evde fiziksel  koşulları bulunmayan, bilgisayar ve veya internet olanağından yoksun çocukların bu süreçte engellerle karşılaşması eklendi. İnternet ağlarının parasız biçimde tüm evlere bir kamu hizmeti olarak ulaştırılması talebini daha yakıcı hale getirdi.

Tüm dünyada gelir ve servet dağılımının ne denli bozuk olduğu apaçık ortadaydı. Salgın ortamında yüz milyonlarca kişinin işsiz kalması, özellikle az gelişmiş ülkelerde açlık ve sefalet tehlikesinin baş göstermesi, paylaşımcı bazı programların  inandırıcılığını ve uygulanabilirliğini artırdı. Her kişiye sırf o ülkenin yurttaşı olmaktan kaynaklanan bir “ temel gelir desteği “ verilmesi, böylelikle kişinin emek piyasasındaki konumuna, yaşına, cinsiyetine bakılmaksızın asgari bir geçim standardına kavuşturulması geniş kabul görmeye başladı. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi borçları gibi daha çok alt gelir grubundaki kişileri “ finansallaşma “ sisteminin boyunduruğuna sokan borçların silinmesi yeniden takvimlendirilmesi de önem kazandı. Bu programların finansmanı kapsamlı bir “ servet vergisini “ dayatıyor. Aynı zamanda Covid-19 insanları eve  kapanmaya zorlarken, harcamalar da en zorunlu ihtiyaçlara sıkıştı. Tüketim toplumunun lokantalar, kafeler, AVM’ler, gece kulüpleri, güzellik salonları, bir çok harcama mekanı kapandı. İşlerini evlerinden sürdüren, çoğunlukla da ortalamanın üzerinde geliri bulunan profesyonel meslek sahipleri ve rantiye kesimler tasarruflarını artırdı. Bazı sektörlerde örneğin gıda marketleri, lojistik, teknoloji platformları, iletişim hizmetleri gibi iş hacmi, dolayısıyla karlar arttı. Bu durum artan oranlı vergi uygulamalarının uygulanmasını bir zorunluluk haline getirdi. Kısaca kamucu bir programı uygulamanın maddi koşulları ortaya çıktı.

Bizler öteden beri kamuculuğu savunan, neoliberal politikalara ve onun yarattığı kar ve rekabet odaklı “ piyasa toplumuna “ muhalefet eden kesimler olarak zaten geniş bir perspektife ve çözüm önerilerine sahibiz. İsterseniz bu salgın koşullarında temel görüşlerimizi bir hatırlayalım.

Kamusal Olan İyidir 

Uzun süredir “kamusal” olanın kötü, “özelin” ise iyi, verimli ve dinamik olduğuna yönelik bir kara propaganda yürütülüyor. Bu rüzgar neoliberal ideolojinin egemenliğini sağlamasıyla, medyanın büyük şirketlerce ele geçirilmesiyle tüm dünyada estiriliyor. Türkiye özelinde ise, AKP’nin 2002’den beri iktidar oluşu; devlet aygıtının tarikat, cemaat, yandaşlık ilişkileri temelinde zaptedilmesi, AKP rejiminden sıtkı sıyrılanların “kamunun güçlendirilmesi” fikrinden uzak durması nedeniyle, “kamuculuk” fikrinin canlandırılması özel bir anlam taşıyor. 

AKP’nin İslamcı rejiminin bir özelliği bilime, Aydınlanmaya, laikliğe düşmanlık; toplumu mutlak itaat temelinde, tarikat, cemaat ilişkileri üzerinden hizaya getirmektir. Diğer özelliği ise, neoliberalizme, piyasa toplumuna bağlılık; kar hırsına, açgözlülüğe, altta kalanın canı çıksın vicdansızlığına prim veren bir zihniyet; açlık ve yoksulluğu sosyal devlet aracılığıyla ortadan kaldırmaya değil, merhamet, şefaat, biat üzerinden törpülemeye dayanan bir zihniyete sahip olmasıdır. 

Eğer özlemimiz eşitlik ve özgürlük temelinde laik bir toplum ise; kamuculuk fikrini tekrar canlandırmak, paylaşıma, dayanışmaya, adalete dayanan, farklı kolektif mülkiyet biçimlerini gündemine alan bir tasarımı ortaya koymak sorumluluğundayız. 

Bugün bütün dünyada gelir ve servet adaletsizlikleri öyle korkunç bir boyuta ulaştı ki, kapitalizmin inandırıcılığı iyice yıpranırken, başta ABD gelmek üzere sosyalizm geniş kitlelerde giderek artan bir ivmeyle taraftar bulmaya başladı. Özelleştirmenin öncü ülkesi İngiltere’de yapılan anketlerde halkın %80’leri aşan oranda kamu mülkiyetini özel mülkiyete tercih ettiği ortaya çıktı. Bu eğilim özelleştirme uygulamasının ideolojik planda iflas ettiğini açıkça ortaya koyuyor. Pandemi döneminde de bu gerçekler daha yalın bir biçimde anlaşıldı. Kamucu bir program eşliğinde sosyalizmi savunmanın inandırıcılığı arttı. 

Neoliberalizmin Yükselişi

Pinochet darbesiyle Salvador Allende’nin devrilmesiyle Şili laboratuarında denenmiş, 1980’lerle birlikte İngiltere’de Margareth Thatcher, ABD’di Ronald Reagan ile uygulanmaya başlanmıştı. Türkiye’de ise Turgut Özal’la temsil edilen özelleştirme, kuralsızlaştırma ve liberalizasyona dayanan bu sistem 2007’de patlak veren küresel finansal kriz sonrası itibarını yitirmeye başladı. 

Neoliberal yeniden yapılanma Kuzey’in sanayileşmiş ülkelerinde piyasa toplumunun derinleşmesi, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Güney’in az gelişmiş ülkelerinde ise yapısal uyum programlarıyla kendini gösteriyor, bu şekilde 70’lerde tıkanan sermaye birikimine hayatiyet kazandırmayı amaçlıyordu. Böylelikle sermayenin büyümesi, kullanımı ve akışında devlet ayak bağı olmaktan çıkacak, gelirin emekçi sınıflardan mülk sahibi sınıflara doğru paylaşımıyla zenginlerin risk iştahı kabaracak, yatırım yapmak ve ekonomik büyümeyi ateşlemek için motivasyonları yükselecekti.

“Arz yönlü ekonomi” diye de adlandırılan bu tasarıma göre, yoksullar da yeni ekmek kapılarının açılması, zenginliğin “akmasa da damlaması” sayesinde sözkonusu süreçten avantajlı çıkacaktı. Bu hedefe dış ticaretin liberalizasyonu, “sıcak paranın” önderliğinde küresel sermayenin akışkanlığı ve doğrudan yabancı yatırımların önünün açılmasıyla ulaşılacaktı. 

Bu dönemin topluma empoze ettiği insan tipi de sınıf atlama ve daha çok tüketme özlemlerinin ağır bastığı; bireysel çıkarı kamusal çıkara, rekabeti paylaşma ve dayanışmaya tercih eden; Özal’ın “benim vatandaşım işini bilir” sözleriyle ifade ettiği bencil bir tür olacaktı. 

1990’larla birlikte Sovyet Birliği’nin dağılması ve Çin’in kapitalist ekonomiye entegrasyon hamleleriyle birlikte küreselleşme hız kazandı. Küresel kapitalizmin      aşırı üretim-eksik üretim sorununa getirdikleri sınırlı çözüm, “finansallaşma” sürecine hız verdi. Artık Türkiye dahil bir çok ülke de emekçiler de ceplerinde kredi kartları, ihtiyaç kredileri, “mortgage” yoluyla konut sahibi olma hülyaları derken, finansallaşmanın parçası haline gelecek, finans ve bankacılık sektörü yaratılmış değerden kar sızdırma faaliyetine ağırlık verecekti. 

Bu arada Türkiye’de de Türk Telekom, Erdemir, Tüpraş ve Petkim başta gelmek üzere birçok stratejik sanayi kuruluşu özelleştirilmişti. Sümerbank, Et Balık Kurumu ve Süt Endüstrisi Kurumu gibi sade yurttaşın temel ihtiyaç maddelerini temin eden; böylelikle bir yandan yoksullara ucuz ve kaliteli giysi, ayakkabı ve gıda sunarken, bir yandan da bulundukları sektörde fiyatları düzenleme işlevi gören kamu işletmeleri de çoktan tarihe kavuşmuştu. Kamu işletmelerinin Cumhuriyetin modernleşme projesine sanat, spor, eğitim alanındaki faaliyetleriyle katkı sağlama, yaz kampları ve sosyal tesisleriyle kadın erkek bir arada eğlenme ve dinleme kültürünü yaygınlaştırma çabaları da unutturulmuştu. 

Rüzgar Terse Döndü

Küresel krizden sonra gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerinin yakıcı hale gelmesi, özellikle genç kuşakların ebeveynlerinin eriştiği yaşam standartlarının altına düşmesi, yaygın bir işsizlik ve yoksullukla burun buruna gelmesiyle geniş halk kesimleri adını koymadan kapitalist sisteme yabancılaşmaya başladılar. “%1’e karşı %99” sloganıyla yola koyulan Wall Street eylemleri dünyanın farklı köşelerinde yankı buldu. Küreselleşme, serbest piyasa, girişim özgürlüğü kavramları çekiciliğini yitirdi. Ne var ki kamuculuk ve kamu mülkiyeti fikri ABD’de Bernie Sanders’in Demokrat Parti’de başarılı adaylık kampanyası, Britanya’da Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi başkanlığına seçilmesine kadar yaygın kabul görmedi. 

Corbyn’in 2017 seçim manifestosunda posta, demiryolu, su ve enerji sektörlerini yeniden ulusallaştıracağı vaadinde bulunması, “kamuculuk” tartışmasını canlandırdı. Aynı dönemde küreselleşme sürecinden yaşamı ve çıkarı zarar gören kesimlerin önemli bir bölümü de Donald Trump ile sembolleşen yer yer faşizme kayan otoriter, göçmen ve azınlık karşıtı demagog figürlere yöneldiler. O bakımdan geniş kitlelerin mağduriyetini emek-sermaye çelişkisinde gören, her türden emekçinin dayanışmasını teşvik eden sol anlayışlarla, emekçileri birbirine kırdırma stratejisi izleyen sağ-popülist, otoriter, faşist hareketleri ayırt etmenin önemi arttı.

Bu süreçte İngiliz İşçi Partisi’nin hazırlattığı “Alternatif Mülkiyet Modelleri” raporu tüm dünyada kamuculuk tartışmasının önünü açan temel belge niteliği kazandı. Raporda özel mülkiyete dayalı dar ufuklu anlayışın uzun vadeli yatırımlara engel oluşturduğu, üretkenlik kayıpları yarattığı, demokratik karar alma süreçlerini baltaladığı, ülkenin bazı bölgelerini ekonomik açıdan ihmal ettiği, gelir dağılımı bozukluğunu derinleştirdiği ve finansal güvencesizliğin artışına yol açtığı vurgulanıyor. 

Bu çelişkilerin ekonomide otomasyonun yaygınlaşmasıyla daha da belirginlik kazanacağının altı çiziliyor. Teknolojik gelişmeler ülke yurttaşları için özgürleştirici potansiyel barındırmakla beraber, bu imkanın ancak yeni kolektif mülkiyet biçimleriyle ortaya çıkacağı, artan işsizlik tehdidine ve sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ancak böyle karşı durulabileceği savunuluyor.

Rapora göre ulusal, yerel yönetim ve kooperatif olmak üzere üç kolektif mülkiyet biçimi bulunuyor. Kooperatif tarzının istihdamı istikrarlı kılma, üretkenlik düzeyini yukarı çekme ve firmaları demokratikleştirme kapasitesi öne çıkıyor.

Kooperatiflerin özellikle finansa kolay erişim sağlanması yönü üzerinde çokça duruluyor. İspanya’daki Mondragon ve İtalya’daki Emilia Romagna’daki örneklerin daha yakından incelenmesi gereği vurgulanıyor. 

Yerel yönetimlerin öncülüğündeki işletmelere ise, hizmet kalitesini geliştirme ve ekonomik refahın ülkenin belli bölgelerinde yoğunlaşmasının önüne geçme anlamında gereksinim duyuluyor. 45 ülkeden 835 örnek üzerinden yapılan, Yeni Delhi’den Barcelona’ya yerel yönetimleri inceleyen bir çalışmada temel hizmetlerin karın egemenliğinden çıkarılıp toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi gerektiği sonucuna varılıyor. Yerel yönetim hizmetlerinin taşeronlardan alınıp yeniden kamusal alana taşınmasıyla beraber emekçilere yönelik hak ihlallerinin ortadan kaldırılması, yerel ekonomi üzerinde kontrolün tekrar sağlanması, temel hizmetlerin halka makul bedellerle ulaştırılması, iklim değişikliğine karşı daha iddialı stratejilerin uygulanabilmesi gibi olumlu sonuçlara ulaşılabileceği söyleniyor. 

Ulusal mülkiyet altındaki sektörlere gelince, ekonominin uzun vadeli planlanması, altyapının modernizasyonu, sağlık ve toplumsal bakım hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi ve küresel iklim değişikliğine karşı önlemlerin etkin uygulanabilmesi bağlamında bu model öne çıkıyor. Gelgelelim devlet mülkiyetinin geçmişteki fazla merkezileşmiş, gücün şirket yönetim kurulları ve yönetici elitlerde toplandığı kötü örnekleri yerine, demokratik hesap verilebilirliğin geçerli olduğu yeni formları tasarlamak zorunlu. Yönetimde, hem çalışanların, hem de yöre halkı ve verilen hizmetten yararlanan kesimlerin söz hakkı bulunduğu yeni modellerin denenmesi gerekiyor.

Müşterekler de Kamuculuğun Kapsam Alanındadır

Kamusal alana sahip çıkma anlayışımız sadece üretim araçlarına yönelik değil, topraklarımız, suyumuz, orman ve meralarımız, denizlerimiz, kültürel sembollerimizi kapsayacak genişlikte olmalıdır. Müşterekler adını verdiğimiz ortak varlıklarımızın kar, rant ve talana hapsolmuş özel mülkiyetin boyunduruğundan kurtarılıp, toplumun hizmetine sunulmasının kavgası verilmelidir. 

Eğimin, sağlığın, başta İnternet bilgiye ulaşmanın da ticari bir faaliyete dönüştürülmesi; özelleştirilmiş para ve güce sahip olanların kullanımına açılırken, geniş kitlelerin nitelikli hizmetlerin uzağında kalması da kamuculuk mücadelesinin önemli cephelerinden birisidir. Türkiye özelinde kamusal eğitimin bilimsel, laik, Aydınlanmacı niteliğinden koparılıp gericilik propagandasının zemini haline getirilmesi, cemaat ve tarikatların genç dimağları devşirme aracına dönüştürmesi de “eşit, nitelikli, parasız” eğitim anlayışından uzaklaşılmasının ana etmenleri arasındadır. Eğitimin işgücü piyasasında iş bulabilmenin, rekabet edebilmenin aracı kılınması; sanatın, felsefe ve mantığın müfredat dışı bırakılması da, kamusal alanda aktif bir özne olması gereken, toplumsal konularda fikrini açıkça dile getiren, tartışmalara katkıda bulunan yurttaş fikrinden uzaklaşılması noktasından mahkum edilmelidir. 

Avrasya tüneli, Osmangazi köprüsü örneklerinden aşina olduğumuz, “havalimanı, köprü, otoyol gibi ulaştırma projeleri” ve şehir hastaneleri dolayımıyla yaşamımıza giren Kamu-Özel işbirlikleri modeli de, kamusal hizmetleri sağlaması şartıyla özel sektöre kar garantisi sağlayan bir mekanizmadır. Kamuculuğun uzağında, özel sektörü her konuda daha ehil kabul eden, kamu hizmetlerini bir kar alanı olarak gören, üstelik de kamu bütçesine yük getiren özelleştirmeci bir uygulama söz konusudur. Dolayısıyla, bu da kamuculuk anlayışının karşı çıkması gereken bir sermaye birikim modelidir. 

Sonuç Yerine

Özetle, AKP rejimini siyasal anlamda nasıl aşacağımızı, ülkeyi nasıl demokratik bir rotaya sokacağımızı tartışırken; kamuculuk anlayışını nasıl canlandıracağımızı, kamusal hizmetlerin yurttaşlarımıza ne şekilde eşit, parasız ve kaliteli ulaşmasını sağlayacağımızı da göz ardı etmemeliyiz. Kolektif yapıları reddeden, bireyciliği ve rekabeti kutsayan, toplumsal hayatı özel mülkiyet ve kendini düzenleyen piyasa zemininde tasarlayan özelleştirmeci zihniyetin karşısına; toplumsal yarara, tam istihdama, çalışanların eğitim ve sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanmasına dayanan, yerelin toplumsal sorunlarına eğilen, ekolojik dengelerin gözetilmesini hedefleyen kamucu seçeneği koyabilmeliyiz. Çalışanların, hizmet alanların, yöre halkının “söz, yetki, karar” sahibi olduğu bir ufku canlı tutabilmeliyiz.HES’lere direnen yöre halkı örneklerini, Hopa Çay kooperatifi benzeri dayanışma deneyimlerini daha da çoğaltmalıyız. Salgın dönemi başta sağlık olmak üzere kamusal hizmetlerin önemini bir kez daha gözler önüne koydu. Bu hizmetlerin eşit, parasız ve nitelikli biçimde tüm yurttaşlara sunulmasının yaşamsal öneminin altını çizdi. Şimdi sendikalarla, meslek kuruluşlarıyla, emekten yana siyasi partilerle daha büyük bir heyecanla kamucu bir programı savunma zamanıdır.   

*Koronavirüs Sonrası Derleyen : Şenol Çarık Halk Kitabevi 2020’de yayımlanmıştır.

Yanıtla