KÜRESELLEŞME YANILSAMALARININ GÖLGESİNDE EMPERYALİZM

Anasayfa YOL Dergi KÜRESELLEŞME YANILSAMALARININ GÖLGESİNDE EMPERYALİZM
KÜRESELLEŞME YANILSAMALARININ GÖLGESİNDE EMPERYALİZM

Emperyalizm konusu son yıllarda sol hareketler açısından en önemli “teorik” tartışmaların başında geliyor. Aslında emperyalizm kavramı özellikle bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkeler solu açısından her zaman önemli bir tartışma ve ayrışma noktası olagelmiştir. Ancak küreselleşme yanılsamaları nedeniyle son dönemlerde çok daha önemli ve sadece teorik değil aynı zamanda politik güncel bir tartışmanın da önemli bir ayrım noktası haline geldi. Bir yanda Türkiye ile Amerika arasındaki aktüel çelişkilerin yarattığı gerilimlerden Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin “anti-emperyalist” olduğuna dair düşünceler ileri sürülürken diğer yandan da Kürt hareketlerinin Suriye’de Amerika ile girdikleri “ittifak” ilişkisi bağlamında emperyalizmden himaye beklenmesinin yarattığı tartışmalar sol-sosyalist kesimlerde düşünsel bir bulanıklığa kaynaklık ediyor.

Sol liberal kesimler ise çok uzun süredir “emperyalizm” kavramının modası geçmiş bir kavram olarak görüyor; küreselleşme çağında artık kapitalizmin farklı bir işleyişe sahip olduğunu ileri sürüyorlar. Başta Amerika olmak üzere Batı’nın, azgelişmiş ülkelerdeki köhnemiş ulus devletleri ortadan kaldıracağı, Ortadoğu gibi bölgelere insan hakları ve demokrasi getireceği türünden zırvalar dolaşıma sokuluyor.

Siyasal mücadelenin sınıflar mücadelesinden kopartılarak kimlik mücadeleleri  temelinde tanımlanması batı toplumlarının çok kültürlülük içinde bir demokrasi geliştirdikleri dolayısıyla dünyanın farklı coğrafyalarına bu demokrasinin model olarak sunulabileceğini söyleyen liberaller açısından emperyalizm kavramı anlamını yitiriyor. Bu nedenle liberaller açısından Batı’nın Orta Doğu vb. bölgelere müdahaleleri kimlikler üzerinde baskı uygulayan “ulus devletleri” ortadan kaldırmayı hedeflediği için emperyalist bir müdahale olarak değil bir demokrasi ihracı olarak görülüyor.

Küreselleşme Yanılsamaları

Reel sosyalist ülkelerdeki çöküşün ardından kurulan yeni rejimlerin yönlerini kapitalizme çevirmeleri dünyanın bütününde kapitalizmin yeni pazarlara ulaşmasına yol açtı. Bu dönemde gündeme gelen “küreselleşme” kavramı emperyalizm kavramının yerine ikame edildi. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde artık ABD tek egemen güç olarak kalmıştı. Muazzam bir askeri güç artık sadece barış, istikrar, demokrasi ve liberal ekonomi değerlerini hakim kılmak için kullanılacaktı. Dolayısıyla emperyalist müdehale kavramı yerini “insani amaçlı müdahalelere” bırakmıştı. Bu türden müdahalelere karşı çıkanlar bunun bir emperyalist  saldırganlık olduğunu ileri sürenler ise “milliyetçilik” ve eskimiş fikirler savumakla suçlandılar. Anti-emperyalizmden söz etmenin hemen milliyetçi olmakla damgalandığı bir dönemden geçildi. Liberallerin sürekli olarak tekrar ettikleri bu türden ideolojik görüşler; reel sosyalist ülkelerin yıkıntıları altında kalmış olan sol hareketlerin saflarında da etki bıraktı. Artık dünyanın değiştiğini Lenin’in emperyalizm teorisinin çöktüğünü iddia eden düşünceler solda da taraftar bulmaya başladı.

Saddam Hüseyin’in Kuveyt işgaliyle Orta Doğu’da başlayan savaş ya da Balkanlarda etnik katliamlara uzanan Bosna savaşı vb. tek kutuplu dünyanın ilk çatışma alanlarını oluştururken buralara yapılan emperyalist müdehaleler hep  ‘insani amaçlı’ olarak kabul edildi. Küreselleşme dünyanın bütün bölgelerinin ekonomik, siyasal ve sosyal olarak aynılaşacağı çatışmasız bir süreç olarak sunuldu. 1990’lı yıllar bu şekilde geçildi. Üstelik sosyal demokrasinin ufkunu liberalizme doğru çevirmesiyle yenilmiş olan sosyalizmin yok sayıldığı koşullarda liberal ekonomik politikalar karşısında ‘bir alternatif yok’ söylemini egemen söylem haline getirdi.

Ancak hayat hiçbir şekilde “küreselleşme”nin vaad ettiği cenneti yaratamadı. ABD’de kapitalizmin mabedi sayılabilecek ikiz kulelere 11 Eylül’de yapılan saldırıların ardından Afganistan ve Irak işgalleri emperyalizm tartışmalarını yine güncel hale getirdi. Bu sürece gelene değin ardı ardına yaşanan Asya, Rusya, Arjantin ve Türkiye krizleri sürecin çatışmalı ve sancılı olacağının açık ipuçlarını ortaya koyuyordu.

Emperyalizm kavramının modası geçmiş bir kavram olarak tanımlanmasının altında iki temel tarihsel olgu yatıyor. Bunlardan birincisi reel sosyalist ülkelerde yaşanan çöküş ve rejim değişiklikleridir. İkincisi ise  buna bağlı olarak devreye sokulan neo-liberal karşı saldırı dönemidir.

Bütün bu gelişmeler nedeniyle ABD’nin soğuk savaş döneminde o döneme özgü darbecilik, iç savaş kışkırtıcılığı, CIA kaynaklı hükümet devirme vb. politikaları terkettiği artık insan hakları, demokrasi vb, sorunları merkezine alan bir politikaya yöneldiği iddialar liberaller tarafından ortaya atıldı.

ABD’nin rakipsiz kalan askeri gücünün emperyalist-kapitalist sistemin  uluslararası güvenliğini sağlayacak bir jandarma olarak kullanılması (Afganistan ve Irak işgalleri..) ve sosyal demokrasinin liberal politikalara boyun eğmesiyle başlayan alternatifsizlik söylemleri kapitalizmin insanlık tarihinin ulaştığı en yüksek toplum biçimi olduğunun kanıtı olarak sunuldu. Bütün diktatörlük rejimleri yıkılacak dünyanın her yerinde demokratik rejimler kurulacaktı. Ancak bu liberal masallar daha on yıl geçmeden sona erdi. Emperyalizm kavramı geri döndü.

Emperyalizmin Teorik Temelleri

Emperyalizm kavramı serbest rekabetçi kapitalizm döneminin işleyiş yasalarını analiz ederek kapitalizmin bir dünya pazarı yaratacağını ortaya koyan Marks’ın teorisine Lenin’in yaptığı en önemli katkılardan biridir. Lenin birinci paylaşım savaşı döneminde 2. Enternasyonal partilerinin kendi burjuvalarının savaş politikalarını destekleme sonucunda ortaya çıkan sosyal şovenizmle mücadele ederken Emperyalizm broşürünü kaleme alır. Hedefi ultura emperyalizm teorileriyle emperyalistler arası paylaşım savaşları gerçeğini gizleyen Kautsky’dir. O dönemde Rosa Luxemburg, Hilferding, Bukharin gibi marksistler ya da Hobson gibi liberaller emperyalizm kavramını ele almış ve kapitalizmin geldiği aşamayı anlamaya çalışmışlardır. Özellikle Hobson ve Hilferding’ten yararlanan Lenin emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tanımlayarak serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalist aşamaya evrildiğini vurgulamıştır.

Lenin emperyalizm tanımında kabaca beş temel olgunun varlığını vurgulayarak şöyle diyor:

“Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu , sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararasi tröstler arasında paylaşılmasına baslanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme evresine ulaşmış kapitalizmdir”

Lenin’e göre emperyalist yayılmacılık kapitalizmin doğasına içkindir. Lenin, kapitalistler arasında bir paylaşım varolsa da “eşitsiz gelişim yasası” nedeniyle güç dengelerinin değişebileceğini ve bunun paylaşım savaşlarına yol açacağını öngörür. Bu tezler esas olarak Kautsky’nin emperyalistlerin dünyayı sömürmek için kendi aralarında anlaşıp ultra-emperyalist bir düzen kuracakları türünden düşüncelerine karşı geliştirilmiştir.

Bugün Lenin’in emperyalizm teorisinin en temel özelliği sosyalist-devrimci bir bakış açısının emperyalizmle kapitalizm arasındaki ilişkinin kopartılamaz oluşudur. Tutarlı bir anti-emperyalizm ancak ve ancak tutarlı bir anti-kapitalizmle mümkündür. Kuşkusuz emperyalizm karşıtlığı sadece sosyalistlerin tekelinde değildir. Ancak emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren ulusların yürüttükleri mücadele tarihin her döneminde sosyalist hareketlerle dost ve onlardan etkilenen bir mücadele olmuştur.


Lenin’in Emperyalizm teorisi bugünün dünya düzenini açıklamakta hala kilit önemdedir. Elbette zaman içinde emperyalist-kapitalist sistemin işleyişinde o günden öngörülemeyen gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bu sadece ve sadece Lenin’in teorisinin geliştirilmesi ihtiyacını ortaya koyar. Örneğin 2. Paylaşım savaşı sonrasında ortaya çıkan “yeni sömürgecilik” yöntemleri ve Mahir Çayan’ın son derece yerinde kavramsallaştırmasıyla “emperyalizmin içsel olgu” olarak tanımlanması ve “gizli işgal” saptaması bugün anti-emperyalizmin vulger kavranışları karşısında çok önemli bir teorik dayanak oluşturmaktadır.


Emperyalizmin içsel olgu olması gerçeğini göz ardı eden anlayışlarla    zaman zaman ABD dış politikasıyla çelişen adımlar atan örneğin Menderes, Demirel, Recep Tayyip Erdoğan gibi sağcı liderlere bu taktik tutumları nedeniyle anti-emperyalist, giderek “yurtsever” nitelikler  bahşedilebiliyor.   Oysa kapitalizmin gelişmesi için uluslararası emperyalist sistemin bütün ekonomik ve askeri kurumlarıyla IMF, Dünya Bankası, NATO gibi kuruluşlarla beraber hareket eden, onların politikalarının gönüllü savunucuları olan Menderes ve Demirel gibi politikacılara ya da neo-liberal politikaların acımasız uygulayıcısı olan ABD’nin “ılımlı islam” ve  Büyük Orta Doğu projesinin ortaya çıkarttığı Recep Tayyip Erdoğan’a anti-emperyalist bir misyon yüklemenin anlamsızlığı ortadadır.

Aydınlık’ın Bitmeyen Aymazlıkları

Türkiye tarihi ulusal kurtuluş savaşı vermiş bir ülkede Amerikan emperyalizmine karşı mücadele eden devrimcilerin, sokak gücü olarak islamcılar ve milliyetçi faşist güçler eliyle nasıl bastırılmaya çalışıldığının da tarihidir. Bu yüzden emperyalizm karşıtlığının Amerikan emperyalizminin koç başı olarak beslenip büyütülen siyasal islamcılara ya da Amerikan Özel Harp doktrinleri uyarınca komünizme karşı vurucu güç olarak kurdurulan ‘milliyetçilere’ bırakılması traji-komik bir saçmalıktan başka bir şey değildir. 

Bu tartışmasız tarihsel olgulara karşın emperyalizm konusunda hala bir kafa karışıklığı sürdürülebilmektedir. Bu durumun temel nedenlerinden biri post-modernizm, küreselleşme gibi kavramlar çerçevesindeki yanılsama veya karartmalarla toplumsal mücadelelerin sınıf savaşından kopartılarak kimlik sorunlarına indirgenmesi olarak görülebilir. Örneğin Orta Doğu’da önemli olan, emperyalist kapitalist sınıfsal sömürü ve tahakküm, doğal kaynakların yağmalanması vb. değil de etnik ve mezhepsel kimlik hakları olarak görüldüğünde, bütün bölgeyi felakete sürükleyen emperyalist ülkelerin stratejik hamlelerine payanda olmak önemsiz hale gelerek özgürlük ve demokrasi mücadelesi emperyalizmden beklenebilmektedir. Bu tür beklentilerin sonunun son derece dramatik sonuçları olacak bir hüsrana yol açması ise kaçınılmazdır.

Bir diğer yanılgı emperyalizmle kapitalizmin bağının tamamen kopartıldığı anti-emperyalizmin sadece ve sadece “dış politika” sorunlarına indirgendiği bir kavrayıştır. Emperyalizme göbeğinden bağımlı yerli burjuvazi ile demokrasi temelinde bir ittifak öneren bu tür siyasetlerin de varacağı yer sonuçta anti-demokratik faşist ülke rejimlerinin desteklenmesine varmaktadır.

Dünyada ve Türkiye’de bu bakış açılarının yarattığı düşünsel bulanıklık sol hareketlerin saflarında da derin bir kafa karışıklığına yol açıyor. Ulusalcılık denilen ve “emperyalizmin” son derece kaba bir analizine dayanan siyasal düşünceler demokrasiyle ilgisi olmayan anti-demokratik bir siyasal anlayış geliştirirlerken diğer yandan AKP politikalarına yedeklenen gel-gitler arasında kalıyorlar.

Anti-emperyalizm üzerine en çok ahkam kesenlerin başında Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek geliyor. Doğu Perinçek ve PDA Hareketi gerçekten de ilginç bir siyasal gelenek. 12 Mart (1970) öncesi darbecilikten Mao’culuğa geçen, 1980de 12 Eylül faşizminin destekçiliğinden PKK yandaşlığına, oradan Kemalizme kadar varan bu gerçekten garip serüven şimdi en sonunda AKP iktidarının destekçiliğine evrilmiş durumda.  

Aydınlık hareketi 12 Eylül öncesinde de “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek savunduğu “Üç Dünya Teorisi” gereği Amerikan emperyalizminden üçüncü dünya ülkelerindeki Pinochet, İran Şahı gibi diktatörlük rejimlerini destekleme aymazlığını gösteriyordu. Mao’nun diyalektik felsefesini bir karikatüre dönüştürerek “baş çelişki” tanımını kendi yanlış siyasal tespitlerine dayanak yapıyordu. Buna göre baş çelişki sosyal emperyalizm olarak nitelenen Sovyetler Birliği idi. Dolayısıyla Sovyetler Birliği ile çelişki içinde olan Amerikan emperyalizmi gerileyen güç olduğu için desteklenmelidir. Aynı şekilde Sovyetler Birliği karşısında Amerikan emperyalizmine bağımlı gerici ülke ve rejimler de desteklenmeliydi. 12 Eylül darbesi de sovyetler birliği emperyalizminin güya Türkiyeyi işgaline karşınin yapıldığı ve darbeci generaller de Amerikan yanlısı oldukları için Doğu Perinçek ve arkadaşları tarafından açıkça desteklendiler, bu doğrultuda sıkıyönetim mahkemelerine ve cuntacılara mektuplar yazdılar. 12 Eylül öncesinde faşizme karşı direnen ve açık faşist bir darbeye karşı mücadele eden devrimcileri cuntaya ihbar eden mektupların altında da Doğu Perinçek, Oral Çalışlar gibi Aydınlık hareketinin yöneticilerinin imzaları vardı. Siyasal sicillerinde ABD emperyalizmine ve 12 Eylül faşist darbesine açık destek vermiş olmak bulunan Aydınlıkçıların bu gün AKP iktidarını ve bu günkü tek adan rejimine karşı mücadele edenleri Amerikancı ve darbe destekçisi ilan etmeleri ancak mizah konusu olacak bir yüzsüzlük örneğidir.

Tarihin akışı Doğu Perinçek ve arkadaşlarının bütün teorilerini hep yalanladı. Kapitalist emperyalist bir ülke olarak nitelenen Sovyetler Birliği ancak 1990lı yıllarda kapitalizme geri dönüş sürecine girdi. Oysa o günlerde kapitalizmin geriye dönüş sürecinin tamamlandığını söyleyen ÇKP destekçileriyle Sovyetler Birliği’nin sosyalist bir ülke olduğunu savunan SBKP destekçileri bütün dünya ülkelerinde sol hareketlerde derin bölünmelerin yaşanmasına yol açmıştı.

AKP destekçiliğinin bağlamında “yetmez ama evet”çiliğin ideolojik öncüleri Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Halil Berktay, Şahin Alpay gibi isimlerin Doğu Perinçek’in rahle-i tedrisinden geçmeleri bu nedenle çok da şaşırtıcı sayılmamalıdır. Şaşırtıcı olan kendilerini solda gören buna ragmen hala Doğu Perinçek’in aklına uyan insanların olmasıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde zamanın birinde 12 Eylül darbesi gibi diktatörlük rejimlerine övgüler düzen insanların politik hayatta var olmaları mümkün değildir. Oysa 12 Eylül darbecilerine övgüler düzen, destek mektupları yazan Oral Çalışlar, Halil Berktay gibi isimler iktidar yandaşlığı yaparken, Ergenekon soruşturmaları sırasında insanları büyük bir yüzsüzlükle “darbe destekçiliği” ile suçlayabilmişlerdir.

Amerika, Kürt Hareketi ve Sol

Sorun Kürt hareketleri açısından da son derece dramatiktir. Batının ve özellikle de ABD’nin IŞİD’e karşı desteklediği Kürtler Batı kamuoyuna uzunca bir süre “İslami barbarlığa” karşı direnen modern güçler olarak sunuldu. Kürt kadın gerillaları IŞİD’in insanlık dışı özellikle kadınları hedef alan korkunç eylemleri karşısında direnirken çekilen videolar Batı TV lerinde gösterilerek sempati yaratıldı.

Emperyalist güçler IŞİD karşısında özellikle Kobani’de önemli bir direniş sergileyen Kürt hareketini bölgede kendi nüfuz alanlarını güçlendirecek bir unsur olarak kullandılar. ABD-İsrail hattında oluşan güç merkezi Kürtler tarafından da koruyucu bir müttefik olarak görüldü. Kuzey Irak’ta gerçekleşen bağımsızlık referandumu karşısında ABD’nin takınmış olduğu tutum ilk hayal kırıklığı oldu. İkincisi ise ABD’nin Suriye’den çekileceğini ilan etmesiydi. Emperyalizmle girilen ilişkinin diyeti bir kez daha Kürt halkının çekeceği acılarla ödenme durumuna geldi.

Emperyalizmin bir halk için asla kurtuluş vaad etmeyeceği özgürlük ve demokrasi getirmeyeceği çok açık bir durumdur. Emperyalizmin bölge politikalarına karşı Suriye topraklarının bütün yabancı güçlerden arındırılması yeni bir toplumsal mutabakat neticesinde Suriye halkının kendi kaderini barış içinde eline alması savunulması gereken tek politikadır. Bunun karşısında dünya halklarının baş düşmanı ABD emperyalizminin bölgeden çekilmemesi için imza toplamaya kalkmak  solculuk adına nasıl bir şaşkınlığa sürüklendiğinin ibretlik bir örneğinden başka bir şey değildir.

Elbette anti-emperyalizm sadece sosyalistlere özgü bir tavır değildir. Emperyalist ülkelerin herhangi bir politikasına karşı çıkan ülkeler ve hareketler olabilir. Bu noktada önemli olan bu hareketlerin emperyalizmle bir ittifak içine girmekten ve emperyalist politikaların bir unsuru durumuna düşmekten kaçınmalarıdır. Kürt hareketinin çeşitli bileşenlerinin kendi konumlarını güçlendirmek için ABD emperyalizmiyle kol kola girmesinin solculuk açısından savunulacak bir yanı bulunmuyor. Eğer Amerikan koruması ortadan kalkarsa Türkiye’nin saldırısına açık hale gelinir diye bir mazeretin hiç bir kabul edilebilir bir yanı olamaz . Tarihte bir çok kez olduğu gibi emperyalistlerin oyun planlarının bir parçası olmanın katliamlara varan çok dramatik sonuçları olacaktır.

Bugün emperyalizmin bütün dünya halklarının en büyük düşmanı olduğu asla akıldan çıkartılmamalıdır. Elbette tutarlı bir anti-emperyalizm ancak kapitalizmin reddiyesi üzerine kurulabilir. Ancak kapitalizmi ortadan kaldırma hedefine sahip olmasalar da emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren ülkelerin ve hareketlerin başarıları bugünün koşullarında da örnek olmalıdır.

Yanıtla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.