Sermayenin Tarihsel Döngüsü Sona Eriyor

Anasayfa Analiz Sermayenin Tarihsel Döngüsü Sona Eriyor
Sermayenin Tarihsel Döngüsü Sona Eriyor

Güvenli Bir Çıkış Adına Mücadele

István Mészáros

2017 Haziran’ında István Mészáros Monthly Review’da yayımlanması için aşağıdaki makaleyi gönderdi. Daha önce birtakım makalelerinde de olduğu gibi bu makale için de bir giriş kaleme almamı ve çeşitli bölümlerin alt başlıklarını koymamı istedi. Bu çalışma aslında Yazarın Leviathan’ın Ötesinde: Devletin Eleştirisi başlıklı önemli çalışmasının ilk bölümünün kapanış kısmı olarak kaleme alınmış. Ne yazık ki kendisini çalışmasını tamamlayamadan 1 Ekim 2017’de kaybettik.

Leviathan’ın Ötesinde üç bölüme ayrılmış bir çalışma; her bölüm iki yüz sayfadan uzun, bu yüzden ayrı ciltler olarak basılmaları düşünülmüş. Ciltlerin başlıkları “Tarihsel Mücadele”, “Acımasız Gerçek” ve “Zorunlu Alternatif”. Birinci cildin ilk bölümü “Göreli Sınırlardan Mutlak Sınırlara: Devletin Tarihsel Anakronizmi” başlığını taşıyor ve beş alt bölüme ayrılmış: (1) “Devletin Tarihsel olarak Kuruluşu ve Karşıt Gerçekliği”; (2) “Eşitlik Üzerindeki Bir Parazit Olarak Özgürlük: Karşıt Politik Oluşumların Ortak Paydası ve Harcanabilir Zamanın Niceliksel Belirlenimi”; (3) “İlkel Eşitlikten Kölelik Vasıtasıyla Gerçek Eşitliğe Geçiş”; (4) “Sermayenin Derinleşen Yapısal Krizi ve Devlet”; (5) “Sermayenin Tarihsel Döngüsü Sona Eriyor: Güvenli Bir Çıkış Adına Mücadele”.

İlk bölümün üçüncü alt bölümü MR’un 2016 Eylül sayısında yayımlanmıştı. Ayrıca ilk alt bölüm de gelecek sayılardan birinde yayımlanacak. Beşinci ve en son alt bölüm olan buradaki makale ise ilk kez yayımlanıyor. MR ve Monthly Review Press olarak Leviathan’ın Ötesinde’yi Mészáros’un düşüncesine en uygun biçimde tamamlama düşüncesindeyiz. Kendisi tarafından önceden yayımlanması için seçilen bölümlerin Mészáros’un deyişiyle “çağımızın tarihsel mücadelesi ve sorumluluğu” adına eleştirel düşünceyi teşvik edeceğini düşünmekteyiz.

“Sermayenin Tarihsel Döngüsü Sona Eriyor” kendi başına ayakta durabilen, etkileyici derecede tutarlı bir bildiri. Ancak yine de okuyucuların bu çalışmayı kapsayan geniş ölçekli eleştirinin sınırlarına ve kavramsal çerçevesine dair bir fikir edinmesi faydalı olacaktır. Leviathan’ın Ötesinde Mészáros’un 1970’lerin başında Marx’ın Yabancılaşma Teorisi’ni kaleme alırken üzerinde çalıştığı sermayenin yapısal krizi üzerine analizinin nihai sonucu olarak kendini göstermekte. Devlet sorununu anlamlı ve diyalektik bir biçimde ele almak adına öncelikli olarak meselenin maddi temellerini incelemek gerekir. Bu, Mészáros’un 1995 yılında yayımlanan Sermayenin Ötesinde: Bir Geçiş Teorisine Doğru başlıklı muazzam incelemesinde başarılmıştı. Çalışmada sermaye sistemi, kapitalizmin –Mészáros’un tabiriyle– spesifik bir tarihsel form olarak kavrandığı “toplumsal metabolik yeniden üretim” biçimi olarak tanımlanır. Bu yüzden Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi kapitalizmin basitçe ilga edilmesi dönüşüm için yeterli olmayacaktır. Sermayenin tüm sistemine ve ona bağlı devlete, sistemin içsel işleyişi bağlamında ve üretici güçlerin çekirdeğinden hareketle meydan okunmalıdır. Bu ise niteliksel olarak farklı bir komünal sosyal metabolik yeniden üretim sistemini gerektirmektedir.

İşte bu noktada Leviathan’ın Ötesinde Mészáros’un yukarıdaki analizini tamamlama girişimi olarak kendini ortaya koyar. Mészáros’un eleştirisinde çağımızın mutlak zorunluluğu olarak sosyalizme geçiş devletin sönümlenmesini gerektirmektedir. Ayrıca bunun ne anlama geldiği ve nasıl gerçekleşebileceği incelenirken bugüne kadar geliştirilmiş en eksiksiz devlet eleştirisi de bize sunulmaktadır. Gerçekten de Marksist gelenek dahilinde, klasik dönem hariç, hiçbir politika felsefecisi hem teorik düzeyde hem de sosyalizme geçişte dervimci bir praksis rehberi olarak bu kadar iddialı bir devlet eleştirisi gerçekleştirme girişiminde daha önce bulunulmamıştır. Hugo Chávez’in de ifade ettiği gibi Mészáros yirmibirinci yüzyıl sosyalizminin “kaşifidir”.

—John Bellamy Foster

Sermayenin ve Devletin Yapısal Krizi

Başkan Franklin Delano Roosevelt’in başkan olarak yaptığı ilk konuşmanın yüzüncü yıl dönümünden pek de uzakta değiliz. Aslına bakılırsa şimdiden altıda beşinden fazlası geçmiş durumda. Fakat geçtiğimiz tüm bu zaman boyunca gerçekleşen dönüşümler, zamanında kat-i olarak ilan edilmiş ve uzun bir süre boyunca içtenlikle inandığımız ümit verici beklentilerimizden çok uzak.

Başkan Roosevelt 1929-33 yılları arasında kendini gösteren Dünya Ekonomik Bunalımı sırasında başkanlık koltuğuna oturdu. Başkan olarak ilk konuşmasını yaptığı 4 Mart 1933’te dünya ekonomisinde gelecek birkaç yılı rahatlatacak konjonktürel iyileştirmelerden ziyade köklü ve kalıcı radikal dönüşümler gerçekleştirme vaadinde bulunmuştu. Çözüm olarak sunulan geniş ölçekli ve sınır tanımaz bir sermaye yayılım hareketi, “Yeni Düzen Programı” adı altında daha bir başkan adayıyken, 12 Haziran 1932’de duyurulmuştu. “Yeni Düzen Programı” beklendiği gibi Roosevelt’in seçimi kazanmasında etkili oldu.

Birleşik Devletler’in ekonomik yayılım hareketi 1933’ün ikinci yarısından 1937’nin ilk aylarına kadar neredeyse olağanüstü bir biçimde işlemeye başladı. Ancak 1937’nin ikinci yarısında Amerikan ekonomisi durgunlaşmaya başladı ve 1938 yılında ülke derin bir bunalıma düştü. Buna rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi anlaşılabilir şekilde Birleşik Devletler ekonomisini bu bunalımdan “kurtardı”. Ülke çapında devasa bir üretim patlaması yaşandı ve yirmi yıl kadar sürecek olan bir büyüme ivmesi yakalandı. Ayrıca dünya savaşının sonrasında tüm Avrupa’daki ve hatta dünyanın başka bölgelerindeki, yeniden inşa süreçleri de bu ekonomik büyümeyi destekledi.

Başkan Roosevelt’in bu özgün ve arsız kapitalist ekonomi modeli açıkça varlıklarını sürdürmekte olan İngiliz ve Fransız İmparatorlukları tarafından temsil edilen “yapay” himayeci araçların ortadan kaldırılmasını da savunuyordu. İlk başkanlık konuşmasında açık bir biçimde “dünya ticaretini restore edecek bir uluslararası ekonomik yeniden düzenleme adına hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağını” ifade etmişti.1 Birkaç yıl sonra benzer bir biçimde “yurt içinde ve dışında adil olmayan koşullardan ve tekellerin himayesinden bağımsız ticaret yapma” hakkını savunduğunu açıkça ifade etti.2 Roosevelt ayrıca İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Hindistan üzerindeki hakimiyetine karşı olduğunu açık bir biçimde ifade etmekle kalmadı aynı zamanda Fransızların Hindiçin ve Kuzey Afrika kolonileri üzerindeki hakimiyetine de karşı olduğunu dile getirdi.3

Roosevelt gerçekten de geleneksel imparatorluklara son vermenin dünya geneline yayılacak sağlıklı bir ekonomik gelişme için uygun koşulları yaratacağına inanıyordu. Sömürgecilikten veya askeri egemenlikten güç almak yerine “yurt içinde ve dışında adil olmayan koşullardan ve tekellerin himayesinden bağımsız ticaret yapma” düsturu tarafından biçimlendirildiği iddia edilen Amerikan tipi ekonomik ilerlemeyi ve ekonomik anlamda Amerikan liderliğini öneriyordu. Ülkenin yeni düzenin etkisinde başarılı bir biçimde genişlemesinin doruğunda olduğunu ve abartılmış derecede olumlu ifadeler ile bunun aslında bir “kader” olduğunu bile dile getiriyordu: “bildiğimiz tüm önceki uygarlıklardan daha da iyisi Amerika’da, belki de bizim sayemizde tüm dünya için, mevcut. Kader bizi dikkatlice incelemişe benziyor”.4

Ancak beklentilerin tersine savaş sonrası gelişmeler– ki o zamanlar Roosevelt artık ölmüştü– beraberinde “yurt içinde ve dışında tekellerden bağımsız ticaret yapma” koşullarından ziyade Amerikan hakimiyetinde devam edecek olan bir emperyalizmin güç ilişkilerini beraberinde getirdi. Dünya ekonomisine küresel düzeyde değişken iş gücü sömürüsünün en insafsız hali yayılmaya başladı. Bu da kapitalizm açısından çok daha gelişmiş koşullara sahip Birleşik Devletler’de emeğin diğer ülkelere nispeten daha iyi koşullara sahip olmasını mümkün kıldı.

Filipinli tarihçi ve politik teorisyen Renato Constantino ülkesine dayatılan değişken oranlı ve düşük ücret temelli korkunç sömürü sistemi hakkında çarpıcı bir örnek verir:

Ford Philippines, Inc., Henüz 1967’de kurulmuş olmasına rağmen şimdilerde [kurulduktan dört yıl sonra] Filipinler’deki en büyük 1000 şirket sıralamasında 37. sıradadır. 1971’de öz sermaye karlılık oranı yüzde 121,32’dir. Aynı yıl firmanın diğer 133 ülkedeki ortalama öz sermaye karlılık oranı ise sadece yüzde 11,8’dir. Devletten alınan teşvikler bir kenara bırakıldığında, Ford’un karlılığının temelinde ucuz iş gücü yatmaktadır. 1971 yılında nitelikli iş gücünün saatlik ücreti Birleşik Devletler’de 7,50 dolar iken, aynı nitelikte iş gücünün Filipinler’de saatlik ücreti sadece 0,30 dolara denktir.5

1970’lerin başından beri dünya ekonomisinin herkesin çıkarına olacak biçimde sınırsız şekilde yayılacağına dair ümitler yerini sermaye sisteminin derinleşen yapısal krizine bıraktı. Sermaye sisteminin birbirine rakip birimleri arasındaki ikincil antagonizması uzun bir tarihsel süreç boyunca yayılmacılığa katkıda bulunurken, aynı zamanda süregiden bu yayılmacılık tarafından da çokça desteklendi. Bu yüzden mahiyeti ve sonuçları göz ardı edilerek niteliksiz bir yayılmacılık adına idealize edildi. Bununla birlikte sermayenin yapısal veya sistemik krizinin kendini göstermeye başlamasıyla işler sadece kötüye değil, daha da kötüye gitmeye başladı. Kapitalist devletin ekonomiye gittikçe artan müdahalesine rağmen sorunlar katlanarak artmakta; batık sermaye gruplarının açtığı dipsiz çukura kurtarma operasyonları adı altında trilyonlarca dolar akıtılmakta. Her ne kadar gerçekte dünya 1970’lerden beri bir krizden diğerine savruluyor olsa da sermayenin neoliberal ideolojileri ikiyüzlü bir şekilde “serbest girişimcilik sistemini” ve hatta “devletin sınırlarının geriye çekilmesi” hikayesini yüceltmeye devam etmekte. Ancak günümüzde 1939’dan farklı olarak küresel bir savaş olasılığının sermaye sistemini derinleşen yapısal krizinden “kurtarması”, taşıdığı intihar tehlikesi dolayısıyla mümkün değil. Bu yüzden sermaye ve emek arasındaki ilkel antagonizma –aynı zamanda emeğin sistemin toplumsal yeniden üretim biçimine alternatif olarak sağladığı olumlu hegemonik alternatif– daha fazla göz ardı edilemez.

Sermaye’nin Sona Eren Döngüsü

Bir bütün olarak sermaye sisteminin yapısal krizi yüzünden, burada kastedilen sadece kapitalizmin kendisi değildir, sermayenin insanlığa çok daha uzun bir süre hükmedebilecek biçimde yayılmasına dayanan tarihsel döngü tehlikeli bir biçimde sona ermekte. Bu sona erme sermayenin anlamsız bir biçimde varlığını sürdüren hükmü uğruna insanlığın topyekûn yok olması tehlikesini de beraberinde getirmekte. 1970’lerden beri tekrar tekrar tarihsel olarak birkaç ülke ile sınırlı olan kapitalizm ile genel olarak sermaye sistemi arasındaki temel farklılıkları ortaya koymaya ve güncel olarak kendini gösteren tarihsel gelişmelerde açığa çıkan büyük tehlikelere odaklanmaya çalıştım.6 Bu bağlamda kendi tarihsel döngüsünün zorunlu olarak sona erecek olmasına yıkıcı bir biçimde direnmekte olan sermayenin tehlikeli karakterini ortaya koyan temel faktörleri vurgulamak önemlidir. Bilindiği gibi, her zaman bizlere sermayenin toplumsal düzeni yeniden üretme biçiminin “bir alternatifinin olmadığı” söylenir. Bu iddiayı daha yakından incelemek gerekir. Ancak bu incelemeye geçmeden önce sermaye sisteminin yapısal krizinin özelliklerini mümkün olduğunca açık bir biçimde özetlemek bir gerekliliktir.

Sermayenin yapısal veya sistemik olarak ifade edilebilecek krizinin tarihsel anlamda özgün yanları, periyodik olarak tekerrür eden konjonktürel krizlerinden farklı olarak, dört ana yönden kendilerini göstermektedirler: Belirli bir alanla sınırlı olmaktan (örneğin finansal veya ticari) veya üretimin belirli bir alanını etkilemekten; koşulları ve çeşitliliği bakımından belirli bir tür emek için geçerli olmaktan ziyade özyapısal olarak evrensel bir krizdir.

Geçmişteki tüm büyük krizlerde olduğu gibi kapsamı açıkça belirli ülkelerle sınırlı olmaktan ziyade kelimenin tam anlamıyla küreseldir.

Söz konusu kriz önceki krizlerde olduğu gibi sınırlı ve döngüsel olmaktan ziyade zaman ölçeği genişlemiş ve sürekli, kalıcı da denebilir, bir biçimde kendini göstermektedir.

Geçmişin etkileyici dramatik patlamaları ve çöküşleriyle karşıtlık içinde, gelişme biçiminin, gelecek söz konusu olduğunda en hararetli ya da şiddetli sarsılmaların bile birer olasılık olarak göz ardı edilemeyeceği koşulu da eklendiği için, daha ürkütücü olduğu söylenebilir: Daha açık bir ifade ile bu karmaşık makine “kriz yönetimine” etkin bir şekilde angaje olmuş durumdadır ve artmakta olan çelişkileri kontrol altında tutma gücünü de yavaş yavaş tükenmektedir.7

Bu tanımlayıcı özellikler bağlamında bir bütün olarak sermaye sistemi ve onun sınırlı tarihsel aşaması olarak sermaye sistemine entegre olmuş kapitalizm arasındaki temel farkları vurgulamak özellikle önemlidir.

Üretimin kapitalist özel girişim biçimini (Marx’ın deyimiyle) tek tek kapitalistler olarak “sermayenin kişilikleşmesi” açısından ele almak yeterince açıklayıcı değildir. Zira 1917 Rus Ekim Devrimi’nde olduğu gibi kapitalist sistemin al aşağı edilmesi, sermaye sisteminin bir bütün olarak ortadan kalktığı anlamına gelmemiştir. Sermaye sisteminin tamamen ortadan kalkması en temelden bir yeniden yapılanmayı ve devletin yerine ondan radikal biçimde farklı olan sosyalist bir metabolik düzenin ikame edilmesini gerektirir. Benzer bir biçimde, kapitalist devletin al aşağı edilmesi de devletin ortadan kalkması anlamına gelmez. Devlet tamamen yok edilmeli ve niteliksel olarak farklı; halk tarafından toplumsal olarak alınan kararlara dayanan ve gerçekten otonom olan genel bir kontrol yöntemi inşa edilmelidir.

Burada rahatsız edici olan tarihsel olgu, al aşağı edilecek olanın benzer biçimde yenilenebilir olmasıdır. Gerçekten de özel kapitalizm ve kapitalist devler hem al aşağı edilmiş hem de yenilenmiştir. Mesela eski Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov ve arkadaşları tarafından yenilenmiştir. Bu süreçte sermaye sisteminin kendisini yenilemeye ihtiyaç bile duyulmamıştır, zira hali hazırda, kapitalizmin artık emeği artı değer olarak çekip çıkardığı ekonomi öncelikli yapı ile karşıtlık içinde politik olarak düzene sokulmuş bir azami artık emek sömürüsü uygulayan, baskın bir post kapitalist bürokratik “sermaye kişilikleşmesi” olarak ona zaten sahiptirler. Çünkü kapitalizmin tarihsel olarak sınırlı post kapitalist dönüşümleri— Ekim 1917 ve sonrasında üstlenilenler gibi— sermaye sisteminin metabolik düzeninin süre giden hükmü ile kusursuz bir biçimde uyumludur. Bu anlamda sosyalist yeniden yapılanma, kapitalist devlete içkin olan hiyerarşik yapılanmaya dokunmadan, devletin politik olarak devrilmesi ile ilgilidir.

Bu durum gelecek açısından bir giriş dersi niteliği taşımaktadır, zira sermaye sistemi ve kapitalizm arasındaki fark bizim için geçmişten ziyade şimdi ve gelecek açısından bir önem arz etmektedir. En büyük sorunumuz sadece sermayenin bilinen herhangi devlet biçiminin insanlığı tehlikeye düşürüyor olması değil, aynı zamanda gelecekte tahayyül edilebilecek, ve tarihsel olarak uygulanabilir bir sosyalist yeniden yapılandırmaya dayanmayan, herhangi bir devlet biçiminin de sermayenin sosyal metabolik düzenine bağlı olması dolayısıyla aynı tehlikeyi barındırıyor olmasıdır.

Doğanın Sınırlarını Aşmak

Şüphesiz ki sermayenin her türlü kişiliği hakimiyetini sürdürmek için ne pahasına olursa olsun sistemin tarihsel döngüsünün sona ermesi olgusuna karşı direnmelidir. Öyle ki tarihsel olarak sona ermeyi işaret eden ve küresel olarak fark edilebilen toplumsal belirlenimler hem karşı konulmaz hem de sıkıca iç içe geçmiş halde kendini göstermektedir. Bu yüzden geleneksel anlamda zorunlu düzenlemeler veya devletin kendini yenilemesi artık bir işe yaramamaktadır.

Sermaye sisteminin tarihsel döngüsünün zorunlu olarak sona ereceğini belirten temel faktörlere ve uygulanabilir alternatiflere bir bakalım.

Belki de en belirgin ve ziyadesiyle en sorunlu küresel marifet, sermayenin en beter savunucuları tarafından bile reddedilemeyecek kadar korkutucu olan egemen devletlerin küresel bir askeri felaket sonucu insanlığı ortadan kaldırabilecek potansiyele sahip olmalarıdır. Zira eski zamanlarda şimdiki gibi kitle imha silahlarının varlığından söz edilemezken, sermayenin tarihsel döngüsünün sona ermesi ile eşzamanlı olarak bir tehdit olarak ufukta belirdiler. Günümüzde politik/askeri alanda iş gören “stratejik düşünürler”, “düşünülmez olanı tasarla” şiarını etkin bir içinde salık vermekten çekinmemektedirler. Aynı zamanda bazı başkan ve başbakanlar küresel bir çatışma durumunda “politik olarak güvenilir olan parmaklarıyla” nükleer silahların düğmesine basmaktan çekinmeyeceklerini de vurgulamaktadırlar.

Böylece sermaye sisteminin yılmaz savunucuları yazgılarını kimyasal ve biyolojik silahları da kapsayacak biçimde kitle imha silahlarının varlığına ve güvenliğine bağlamakta; çıkar yolu olarak ise asılsız bir varsayım olan karşılıklı garantili imhayı (MAD) savunmaktadırlar. Bunun alternatifi, günümüzde küresel gelişimi çöküşe geçen sermayenin doğasıdan ayrılmaz olan söz konusu ölümcül antagonizmaların nedenlerini yapıcı bir biçimde ortadan kaldırmaktır. Ancak bu gibi bir sistemik antagonizma, kendi politik veya askeri üstyapısına indirgenebilir olmaktan ziyade sermayenin sosyal metabolik düzenine ait olduğu için, karakteristik olarak düşman devletler tarafınan ekstrem askeri şiddet üzeriden tatbik edilen tedbirler insanlığın olası yokolması koşulları göz önünde bulundurulduğunda iş görmemektedir. En kaba rasyonel temelde bile bedeli ödenemeyecek kadar yüksek olacaktır.

Otomatik bir caydırıcılığı olduğu varsayılan karşılıklı garantili imhayı savunmak temelde irrasyonel bir stratejidir. Bu stratejinin rasyonel olan tek tarafı ise Eisenhower’in deyişiyle “askeri-endüstriyel kompleksin” sürekli olarak artmakta olan kar oranları ve sahip olduğu imtiyazlarıdır. Gerekli olan ve bir karşılıklı garantili imha alternatifi niteliksel olarak farklı bir sosyal metabolik düzenin oluşturulmasından geçer. Ancak bu yeni düzen, kazanılmış haklar sonucu ortaya çıkan sistemik antagonizmalarla biçimlendirilmemelidir. Kontrol altına almak ancak bu gibi niteliksel olarak farklı sosyal bir metabolizmanın işler hale getirilmesi ve vakti gelince kitle imha silahlarından topluca kurtulmak ile mümkündür. Uzlaşmaz biçimde karşıtlıklar taşıyan sistemik belirlenimler dolayısıyla kurulu ekonomik ve politik düzende kendini gösteren antagonizmanın nedenleri ile uğraşma konusundaki radikal yetersizlik, açıkça sermayenin tarihsel döngüsünün sona ermekte olduğunu göstermektedir. Küresel ölçekte bir diğer gerçek belirlenim ise gezegenimizin sınırlı maddi kaynaklarıdır. Doğal olarak bu da gelişmiş kapitalistik endüstriyel üretimin yedi milyardan fazla insanın yer aldığı dünyaya tümüyle yayılması sonucu meydana gelen bir tarihsel gelişmedir. Günümüzde dört büyük kapitalist komplesksin –Birleşik Devletler, Avrupa, Çin ve Hindistan– ihtiyaçlarını karşılamayı göz önünde bulundurmak birkaç on yıl öncesine göre ciddi biçimde farklıdır. Zira daha erken dönemin baskın kapitalist ülkeleri kendi yayılmacılıklarının meşru hinterlantı olarak gördükleri “gelişmemiş dünyanın” maddi kaynaklarından ve işgücünden çok büyük çıkarlar elde edebiliyorlardı. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak artık Çin ve Hindistan’da işçi sınıfı kendi ürettikleri üzerinden geçmişe göre çok daha fazla hak talep etmeye başladı.

Tüm bu karmaşık problemler bağlamında sermayenin savunucuları gezegenin sınırlı maddi kaynakları konusunda duydukları kaygıyı sadece ideolojik olarak çarpıratak “nüfus patlaması” bağlamında dikkate aldılar. Şüphesiz ki bu etmenlerin artan etkisi herhangi bir biçimde yadsınamaz, insanların ihtiyaçlarının mutlak anlamda meşruiyeti görmezden gelinemez. Ancak aynı zamanda toplumsal yeniden üretim düzeninde temel yapısal dönüşümü kaçınılmaz biçimde yeniden gündeme getiren bazı sosyal ve ekonomik belirlenimleri de ifade etmek gerekmektedir. Bu belirlenimler sınırlı maddi kaynakları sermayenin ekonomik olarak dünyayı ele geçirmesi sürecinde işleyen, üzerinde hak iddia eden, devasa kitlelerin ihtiyaçlarının giderilmesi açısından mevcut kaynakların değerlendirilmesi bağlamında durumu daha da kötü hale getiren koşulların birer göstergesidir.

Burada durumu daha da kötü hale getiren en önemli iki koşulu dile getirmek yeterli olacaktır: Kullanım değeri aleyhine işleyen değişim değerine endeksli, kontrol edilemeyen bir sermaye yayılımını ileri süren sapkın buyruğun yarattığı kıtlık (aynı zamanda sonsuz sermaye yayılımı olmaksızın söz konusu kıtlığın daha da artabilecek olması olasılığı) ve yıkıcı üretim ve beraberinde getirdiği atıkların sermaye sisteminin öz-mitolojisi olan “yaratıcı yıkım” ile birleşmesi (ve aynı zamanda sermayenin sistemik gelişiminin düşüşe geçmiş olması).

Bu iki belirlenim söz konusu olduğunda pratik olarak uygulanabilir çözüm, toplumsal olarak ihtiyaç duyulan kullanım değerini maksimize edecek ve aynı zamanda atıkların en katı biçimde kontrol altına alınmasını sağlayacak olumlu planlanmış stratejik bir ekonomik müdahaledir. Ancak, rasyonel olarak planlanmış bu gibi bir ekonomi gerçek anlamda bir toplumsal eşitlik kabul edilmeksizin mümkün olamayacağından kapitalist üretim biçimine uygun değildir.

Ayrıca Gezegenin maddi kaynaklarına olan ihtiyaçların, en temelde suya olan ihtiyacın, gittikçe artmakta olduğunu da burada eklemek gerekir. Rekabet halindeki devasa kapitalist komplekslerin stratejik maddi kaynaklara dair talepleri de özel bir sorun olarak kendini göstermektedir. Bu kaynakların Küresel ölçekte paylaşılmasını sağlamaya dair akılcı bir yolun eksikliği potansiyel olarak yıkıcı sonuçları olan karşı karşıya gelmelere neden olacaktır. Birkaç yüzyıldan beri kapitalist üretim sisteminin ekonomi kelimesinin gerçek anlamını, yani tasarruf etme anlamını, anlamadığı açıktır. Ancak toplumsal üretim gelecekte zorunlu olarak uygun şekilde planlanmış ilkeler düzenleme ve ekonominin kendisinden tasarruf etme sorumluluğunu da almayı gerektirecektir. Dolayısıyla bu anlamda da sermaye sisteminin tarihsel döngüsünün zorunlu olarak sona ermekte olduğunun farkına varmaktayız.

Bu noktada en azından bir problem daha kaçınılmaz olarak dile getirilmelidir: Sermayenin sosyal metabolik yeniden üretim biçimi ile çağımızın rasyonel olarak sürdürülebilir talepleri arasındaki uyumsuzluk. Bu uyumsuzluk günümüzde insanlığın gezegenimiz üzerindeki etkisinin aşırı derecede sorunlu -ve de tehlikeli- hale geldiği yeni jeolojik çağın isimlendirilmesinde bile karşımıza çıkar. Bu yeni jeolojik çağ, nükleer kalıntılardan günümüzde okyanuslarda biriken kalıcı plastik artıklara kadar son yüzyılda sermaye sisteminin gezegenimize verdiği geri dönülmez zararları ifade etmesi anlamında antropojen olarak adlandırılmaktadır.

Sermaye ile tarihsel olarak sürdürülebilir bir varoluşun talepleri arasındaki ekolojik uyumsuzluklar yeni jeolojik çağa tartışmasız biçimde damgasını vuran ve artık geri dönülmez olan birtakım olaydan çok daha ötesidir. Ekolojik yıkımlar yığınına sadece kimyasal kirliliği ve toprak erozyonunu değil aynı zamanda günümüzde küresel ısınma konferanslarında sık sık tartışma konusu edilen okyanuslardaki asiditenin artması, biyo-çeşitliliğin toprağa geri dönmesi sürecindeki dengesizlik ve nükleer atıkların kar güdüsüyle sorumsuzca ortadan kaldırılmasını da eklemeliyiz. Yıkıcı üretimin kontrolsüz büyüme hedefleri ve karlılık oranları adına durumu daha da kötüye götüren koşullar sermayenin ekolojik sürdürülebilirlik düşmanlığı ile yakından ilişkilidir. Bu gibi olgular sermaye sisteminin tarihsel döngüsünün sona erdiğini kanıtlar niteliktedir. Söz konusu sona erma engellenemez bir sonuçtur zira sermaye sistemi yapısal belirlenimleri dolayısıyla dile getirilen herhangi bir tehlikeyi, garip bir şekilde küresel ısınmaya çözüm olarak propogandası yapılan “karbon vergisi” örneğinde olduğu gibi tehlikenin kendisinden kar elde etmeye odaklansa dahi, ortadan kaldırmayı başaramayacaktır.

Peki bu koşullar altında gelecekten beklentiler nelerdir? Bu zor bir sorudur. Çünkü sermayenin tarihsel döngüsünün sona ermesi sürecinde tespit edilen tüm belirlenimler her şeyi kontrol eden Leviathan biçimindeki bir devletin yerleşik çıkarlarından ayrı düşünülemez. Bu anlamda değişim adına rasyonelliğe başvurmak oldukça naif görünmektedir. Yapısal olarak yerleşmiş karar mekanizmaları başka bir yol bulamadıkları sürece maceraya başvurma eğilimdedirler. Onlarca yüzyıldır tarihsel kanıtlar bize riskler arttıkça rakip devletler arasında asli mücadelelerin belirdiğini gösterir niteliktedir.

 

Ahmaklığın Uygun Adım Yürüşü

Leviathan devletin kaçınılmaz olan maceracılığı göz önünde bulundurulduğunda, bir şekilde zorunlu olarak kabul edilmiş, kutsal olmayan buyruğa dayanan “devletin tehlikeli durumlara kumandanlık etmesi” ile, kendi emrindeki birine doğrudan komuta edebilen uygulayıcı rolünü vermesi arasında bir ayrım yapmak önemlidir. Daha önce de ifade edildiği gibi tarihsel gelişmenin idealist felsefi biçimleri, en devasa örnek G. W. F. Hegel’in düşüncesidir, devlete kumanda eden görevlinin “dünya tarihsel kişilik” adı altında yüceltilmiş gizemli bir rolü olduğunu kabul etme eğilimindedir –Büyük İskender, Julius Sezar, Luther ve Hegel tarafından sıkça anılan Napolyon gibi–. Bu kişilikler “Dünya Tini” tarafından kendi amaçları doğrultusunda açıkgöz bir biçimde kullanılan araçlardır ve bu durum ilgili tarihsel bireylerden gizlenmişlerdir.

Paradoksal olarak kaderlerinde mutsuzluk olan bu karakterler Hegel tarafından şöyle anlatılır: “sakin ve keyifli bir yaşama ulaşamamışlardır; tüm yaşamları çaba ve sıkıntıdan oluşur, tüm doğaları nihai tutkularından ibarettir. Amaçlarına ulaştıklarında çekirdeğinden ayrılmış kabuk gibi kalırlar. İskender gibi genç yaşta ölürler; Sezar gibi öldürülürler veya Napolyon gibi Saint Elena’ya gönedirilirler.”8

Dünya tarihsel kişilerin farklı tarihsel koşullara rağmen neden hep mutsuz bir kadere sahip oldukları sorusu tamamen bir gizemdir. Dünya tininin gizli tasarısını gerçekleştirdikleri ve bu yüzden “çekirdeğinden ayrılmış kabuk gibi kaldıkları” iddiası Hegel’in açıklayıcı tasarımının doğası gereği her koşulda geçerlidir. Dünya tarihsel kişi ne kadar korkunç bir şekilde yanlış yola sapsa da aslında yanlış yolda değildir zira yaptıkları felaketle sonuçlansa bile dünya tininin sorgulanamaz amacını yerine getirmektedir. Peşine düştüğü en sorumsuz işler bile sorumlu, hatta ideal işlerdir; dünya tarihinin gerçekleşecek olan aşamalarını ve gelişmelerini; onların cisimleşmesini mümkün kılmaktadırlar.

Bu anlatım sürecinde dünya tarihsel kişilerin üstün gelmesi veya başarısız olması noktasında başında bulundukları belirli kurumsal biçimler ve aygıtlar tam anlamıyla konu edilmemektedir, büyük alman filozofu tarafından bu kurumlar sadece birer aygıt olarak görülmektedirler – Hegel’in buradaki alıntısında dile getirdiği üç isim İskender, Sezar ve Napolyon kendi rollerini belirleyen özgün birer kurumsal biçim olan antagonistik devletleri temsil etmektedirler. Her biri sadece potansiyel olarak belirli dönemlere özgün devlet biçimlerinin değil aynı zamanda nihai amacı etik olarak aşılamayacak olan Alman Devleti’ni kurmak olan dünya tininin araçlarıdır. Alman Devleti insani anlamda bir araç olarak düşünülemez çünkü “ilahi ideanın dünyada tecellisiden” daha az yüce değildir.9

Bu bağlamda gerçek dünyada en büyük sorun, kendisine kumanda eden görevlide temsilini bulan söz konusu belirli antagonistik devlet biçiminin, bir şekilde bu görevliyi aşırı riskli işlere girişilmesi ve daha güçlü bir devlet onu şiddetli bir biçimde durdurana kadar tehlikeli maceralarda sınırların zorlanması sürecinde karar alıcı kılınmasıdır (tıpkı Hegel düşüncesindeki bu söz konusu dünya tarihsel insanlar gibi). Bu yazgısal çarpışma öncesinde sahip oldukları gücün bir sınırı yok gibi görünmektedir. En aşırı riskleri bile “tüm doğaları yönetme arsuzundan bakşa bir şey olmadığı” için değil, devletin bekası için nesnel olarak gerekli olan devlet buyruğu tarafından dikte edildiği için göze alırlar.

Hegel’in günümüze en yakın dünya tarihsel kişi olarak gördüğü Napolyon gerçekten de etkileyici bir tarihsel figürdür. Winston Churchill’e göre Napolyon “Julius Sezar’dan sonra Avrupa’da dünyaya gelmiş en büyük insandır”.10 Gerçekte bundan çok daha fazlası söylenebilir. Çok güçlü bir askeri lider ve komutan olduğu gibi, devlete dair kendi vizyonuna sahip örgütsel bir dehadır da. Napolyon birçoğu kendisinden daha üstün olan güçlerle girdiği altmış beş çatışmanın elli sekizinden galip ayrılmıştır. Waterloo’da onu çok daha güçlü olan ordusuyla malup eden Wellington Dükü bile kendisine sorulduğunda “gelmiş geçmiş en büyük kumandan: Napolyon” cevabını vermiştir.11 Dahası Fransa’da 1804 yılında tesis edilen Napolyon Yasası, hukuk alandaki feodal kalıntıları temizlemek adına en tutarlı gelişmelere imza atmıştır. Bunlar bir yana, 1812’de neredeyse ordunun tamamının telef olduğu bir felaketle sonuçlanan Rusya macerasının da sorumlusu Napolyon’dur. Dahası askeri zaferleri garanti altına almak adına Latin Amerika’daki Fransız kolonilerinde köleliğin yeniden tesis edilmesine uğraşan ve böylece toplumsal tasarımı kendi politik aydınlanma kavrayışı ile açıkça çelişecek biçimde gerileten yine odur.

Binlerce yıl önce Büyük İskender asla yenilmezmiş gibi görünüyordu. Ancak o bile aşırıya kaçan birtakım riskler almış ve nededeyse tüm ordusunun telef olmasına neden olmuştu. Bu olay başka seçenekleri varken devasa ordusunu Mekran Çölü’ne sokması sonucu olmuştu:

“Çölde geçen altmış günün sonrasında hayatta kalanlar … etraflarında binlerce ölmüş insan buldu, ölenlerin neredeyse yarısı birlikte savaştıkları arkadaşlarıydı. Ordu hizmetinde bulunanların ise neredeyse hepsi ölmüştü. İskender ile birlikte çöle giren yaklaşık 40000 kişiden Kirman şehrini ancak 15000 tanesi görebilmişti. Tabi ki bu rakamlar tahmini rakamlardır ancak ordunun çölde yaşadıkları hakkında söylenenler gerçektir. Ordunun tüm Asya macerası boyunca yaşadığı tüm sorunlar Mekran Çölü’nde yaşananlar ile karşılaştırılamaz.12

Bütün hikaye bundan ibaret değildir. Zamanınızın gerçek tarihsel gelişim sürecinde bazı koşulların bu bağlamda radikal olarak değiştiği söylenebilir ancak daha iyiye doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Büyük İskender ve Napolyon kendi ordularını peşinde oldukları güce ulaşmak adına düştükleri yolda neredeyse yok ediyorlardı. Onlar bundan daha da kötüsünü yapamazlardı. Bugün ise durum kıyaslanamaz biçimde daha kötüdür. Komuta eden görevlilerin sosyal çatışmanın hangi tarafını temsil ettiğine bakılmaksızın –ilerici veya kaçınılmaz bir biçimde gerici– kendilerini aşma çabaları, insanlığı veya potansiyel olarak bu gezegende yaşam koşullarını tamamen yok edebilecek noktaya gelmiştir.

Bu durum artık varsayımsal bir tehlike olarak görülmenin de ötesindedir. 1962-63 yıllarında Sovyet Lider Kuruşçev ülkesine ait balistik füzeleri Amerika’ya nükleer bombalar yağdırabilecek şekilde Küba’ya yerleştirdi. Domuzlar Körfezi Çıkarması sonrasında Birleşik Devletler tarafından somut bir biçimde tehtid edilen Küba’yı koruma güdüsüyle alınmış bir karardı bu. Kuruşçev’in bu eylemi sonucuna tüm dünya söz konusu balistik füzeler Küba’dan çekilip Sovyetler Birliği’ne geri getirilene kadar potansiyel bir nükleer tahirbat alanına dönüştü. Tartışmasız bugün kimse bir biçimde insanlığın kendini imha etme olasılığının tekrarlanması ihtimali görmezden gelemez. Mantıklı olan kuşkusuz ki kimsenin böyle bir güce sahip olmaması gerektiğidir, ancak bunu sadece bazıları kabul etmektedir. Bu tür bir tehlike Leviathan devletinin herhangi bir biçimi hayatta kaldığı sürece varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Sürekli Eşitlik ve Yeni bir Toplumsal Metabolik Düzen

Bundan seksen yıl önce Başkan Franklin Delano Roosevelt –tüm dünyada engellenemez biçimde kendini gösteren ekonomik gelişmeler ve emperyalizmin sonun gelmekte olduğu düşüncesi dolayısıyla– “bildiklerimizin hepsinden daha iyi bir uygarlık” vadediyordu. Çünkü ona göre “kader dikkatlice incelemişe benziyordu”13. Ancak gerçekte Başkan Roosevelt’in Amerikan Başkanlığı’na dördüncü kez seçilmesinin hemen sonrasında, ölümünden birkaç ay sonra, başkan yardımcısı ve doğrudan varisi olan Harry Truman Hiroşima ve Nagasaki’yi atom bombaları ile vurarak 130.000 kişinin bir anda ölmesine neden oldu. Aynı zamanda, öngörülen bu olumlu beklentiler ile karşıtlık içinde dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan açıkça sefalete mahküm kalmaya devam etti. Emperyalizmin varlığını Birleşik Devletler’in ekonomik, politik ve askerî açıdan baskın olduğu uluslararası ilişkilerin yeni düzeninde eski uygarlık koşullarındaki gibi sürdürmesi mümkün değildi.

Baskın bir emperyalist gücün yerine bir başkasının ikame edilmesi ve böylece emperyalist ülkeler arasındaki uluslararası güç ilişkilerinin yeniden tanımlanması, genel olarak yeniden üretimin sosyal metabolizması bağlamında tarihsel gelişim sürecinde belirli dönemin sona erdiği anlamına gelmez.14 Bu gibi saçma bir politik indirgemecilik sadece reaksiyonel birtakım sahte teorik imparatorluk fantazileri için geçerlidir. Gerçek dünyada yeniden üretimin tüm sosyal metabolik biçimlerinin dönemine özgü terimlerde nesnel olarak ifadesini bulan tarihsel sınırları vardır. Sermaye sisteminin tarihsel döngüsünün tehlikeli bir şekilde sona ermekte olduğuna dair düşünce çağımıza özgü temel bir sezgidir. Ve bu sona erme sürecinin büyüklüğüne veya uluslararası düzendeki hakim konumuna bakılmaksızın ve post kapitalist tüm sermaye sistemlerini de kapsayacak biçimde tüm devletlerde kendini gösterecek nesnel sonuçları bulunmaktadır.

Hakim politikacılar sürekli olarak “başka bir alternatifin olmadığı” fikrini tekrarlama eğilimindedirler. Margaret Thatcher and Mihail Gorbaçov bu fikri bir ağızdan dile getirmekteydiler; ta ki bir alternatifin olması gerektiğini kabul etmek zorunda kalana kadar.15 Başka bir açında bakıldığında, söz konusu “başka bir alternatifin olmadığı” idiaları kurumsal olarak tanımlanmış (ve de sınırlanmış) mevkileri zemininde doğru görünmekteydi. Sermayenin tarihsel döngüsünün zorunlu olarak sona ermesi koşulları altında yaratıcı dönüşümler önemlidir.

Toplumsal kontrolün kurumsal olarak yapılandırılmış siyasal/askeri biçiminin yüzyıllardır birincil işlevi hem bütünün hem de kendisinin kurulması bağlamında ayrılmaz bir parçası olduğu metabolik düzenin korunması ve güçlendirilmesi olmuştur. Geçmişte söz konusu metabolik düzeni radikal biçimde değiştirmek adına girişilen dönemsel girişimlerin daha en başından kurulu politik/düzenleyici çerçevenin “devrimci bir biçimde alaşağı edilmesi”ni amaçlaması gerekiyordu. Zira onlar “kapıları açmak”, yani köle isyanları ve köylü ayaklanmalarından Fransız, Rus ve Çin Devrimlerine kadar toplumsal ve maddi sınıf ilişkilerini radikal biçimde değiştirmek zorundaydılar.

Ancak devrim sonrası ellerinde işe yayar pek bir şey kalmamıştı. Bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü devraldıkları yapısal belirlenimlerin, kendi kendini terkip eden hiyerarşik yapılsal içiçe geçmişliği ile kurumsal politik biçimin kendisi de bu belirlenimlerden biridir, neden olduğu atalet kalıcı bir başarının önüne engel olarak çıkmaktaydı. Tarihsel gelişmenin bu gibi devrimci girişimlerinin bir çeşit tek adam yönetimi biçimine dönüştüğünü ve örnek olarak feodal devlet düzeninden burjuva devlet düzenine geçiş gibi önemli dervimsel süreçlerde bile karşılaşılabileceği gibi, baskının ve itaatın yapısal belirlenimlerini yeniden ürettiğini göstermesi bu yüzdendir.

Modern kapitalist devletin ortaya çıkması baskının ve itaatın yapısal ve sınıfsal belirlenimlerinin özünü değil biçimini değiştirmiştir. Sermayenin toplumsal metabolik düzeninin çözülmeye başladığı koşullar altında maddi olarak üretken gelişmeler etkin bir biçimde herşeyin üstündeki küresel rekabetin de ötesine geçmektedir. Çözülme süreci beraberinde sermayenin toplumsal zemininden geri dönüş olmadığını kanıtlayan, aynı zamanda sınırlı kaynaklara sahip gezegenimizde sermayenin tarihsel döngüsünün sona ermesini hızlandıracak olan bir takım olumsuz değişimleri de beraberinde getirecektir. Maddi zeminde bu gibi değişimler nihai bir zorunluluk olarak sonu gelmez sermaye yayılımının doğa üzerindeki katastrofik etkisi dolayısıyla kontrolsüz biçimde sürdürülen üretime bağlı olan birtakım yıkıcı sonuçları beraberinde getirir. Politik/askeri alanda ise söz konusu olumsuz değişimler insanlığın kendi kendini yok etmesini mümkün kılacak biçimde tek kutuplu emperyalist askeri yıkıcılık ile sonuçlanırlar. Sermayenin Leviathan devleti sürekli modernize edilen ve çoğaltılan kitle imha silahlarıyla, insanlığı korumaktan ziyade onu toptan bir yokoluşa sürüklebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla, Leviathan devletinin tamamen yok edilmesi, Marx tarafından da öngörülen hayati bir zorunluluktur. On dokuzuncu yüzyılın son dönemlerinden beri tekelci bir emperyalizmin koşulları altında geçen bu uzun yıkıcı sapkınlığın sonrasında insanlığın izlemesi gereken yol budur.

Hakim bazı politikacıların tekrar tekrar ile getirdiği “başka alternatifin olmadığı”na dair paradoksal gerçekliğin esasen politik alanla sınırlı olduğunu görmekteyiz. Gerçekten de onlar tarafından öngörülebilecek başka bir alternatif yoktur çünkü devlet belirlenimlerinin politik/askeri çerçevesinde ihtiyaç duyulan toplumsal yeniden üretime dair bir alternatifi detaylandırmak mümkün değildir. Söz konusu temel başlıkların doğası gereği tarihsel olarak sürdürülebilir alternatif ancak radikal olarak farklı bir metabolik düzen aracılığı ile mümkün olacaktır. Çünkü sürdürülebilirlik ancak hiyerarşik olarak sağlamlaştırılmış ve bütünleştirilmiş antagonistik Leviathan devletine özgü olan gücün tarihsel olarak bilinen tüm fomlarının otoriter biçimde gaspının devamından ziyade bilinçli olarak kabul edilmiş biçimde –otonom biçimde planlanan ve uygulanan– genelin karar almasına dayanan toplumsal yeniden üretim düzeni ile mümkündür. Gerçek eşitlik biçiminden taviz vermemek önkoşulu ile, maddi ve siyasi menfaate dayalı sınıf sömürüsü düzeninin kendini restore etmesini engelemeden sermayenin tarihsel döngüsünün dışına çıkmak mümkün değildir. Gerçek eşitlik düzenini sağlamak için öncelikli olarak fikir dünyasında bile çok şey düzeltilmelidir. Bu bağlamda dikkatimizi gerçek eşitlik sorununu doğrudan ilgilendiren toplumsal yeniden yapılanmanın hayati öneme sahip kısmına odaklamamız gerekir. Zira dünya tarihinin en büyük idealist filozoflarlardan biri olan Hegel bile eşitlik talebini kazanılmış menfaatlerin lehine şu cümlelerle görmezden geliyordu: “İnsanların doğa tarfından –eşitsizlik öğesi tarafından– koyulan eşitsizliklerini sivil toplumda yalnızca ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda onu tinden üretir, onu bir beceri, bir kaynak, giderek bir entelektüel ve moral eğitim eşitsizliğine yükseltir; bu hakkın karşısına eşitlik istemini koymak bu kendi soyutlamasını ve ‘gerek’ini olgusal ve ussal bir şey olarak alan boş anlağa düşer”.16 Gerçekte geçerli olan Hegel’in insanın doğadaki eşitsizliğine dair öne sürdüğü herşeyin tam tersidir. Açıktır ki farklılık mevhumu doğada önemli bir etkendir, ancak doğadaki farklılığı insan eşitsizliğine zemin olarak görmenin kendisi toplumsal kurumlar bunun sorumluluğunu üstlendiğinde açıkça keyfi bir duruma dönüşür. Ancak tarihsel olarak kurulmuş toplumsal eşitsizliğin doğaya dayanarak zeminsiz bir biçimde Hegelci ideolojik meşrulaştırılması tam da Fransız devrimini yarattığı karmaşa sürecinde birtakım toplumsal güçlerin cebri olarak bunun mücadelesini vermesinden kaynaklanmaktadır. Bu mücadele Hegel’in felsefi temel kabullerinin mutlak geçerliliği adına kategorik olarak reddettiği şeyin kendisidir.

Fransız Devrimi’nin belirli antagonizmaları ile karşılık içinde, devrimden yaklaşık yarım yüz elli yıl öncesinde, Thomas Hobbes Leviathan’ı yazarken gerçek bir eşitlik talebi ve beraberinde getirdiği sosyal meydan okumalar tarihsel olarak belirgin değildi. Hobsçu düşünce açısından eşitlik adına daha gerici bir tavır almaya ve varsayılan lütfu dolayısıya doğaya dönmeye gerek yoktu. Aksine, Hobbes kendi özel felsefi gerekçeleri dolayısıyla doğa ile insan eşitliği fikrinin tam bir uyum içinde olduğunu açıkça ortaya koymuştur:

“İnsanlar doğuştan eşittir. Doğa, insanları, bedensel ve zihinsel yetenekler bakımından öyle eşit yaratmıştır ki, bazen bir başkasına göre bedence çok daha güçlü veya daha çabuk düşünebilen birisi bulunsa bile, herşey göz önüne alındığında, iki insan arasındaki fark, bunlardan birinin diğerinde bulunmayan bir üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesine yetecek kadar fazla değildir. Çünkü, bedensel güç bakımından, en zayıf olan kişi ya gizli bir düzenle ya da kendisi ile aynı tehlike altında olan başkalarıyla birleşerek, en güçlü kişiyi öldürmeye yetecek kadar güçlüdür.”

Zihinsel yeteneklere gelince, sözcüklere dayalı sanatlar ve özellikle, pek az kimsenin pek az konuda sahip olduğu ve doğuştan gelen bir meleke olmayan veya, basiret gibi, başka şeyler peşinde koşarken kazanılmayan, bilim denilen genel ve yanılmaz kurallara dayanarak ilerleme ustalığı bir yana bırakılırsa, zihinsel yetenekler konusunda, insanlar arasında, kuvvet bakımından olduğundan daha büyük bir eşitlik buluyorum. Çünkü basiret, eşit zamanın bütün insanlara eşit olarak balışettiği ve insanların kendilerini eşit ölçüde verdikleri işlerde eşit ölçüde edindikleri deneyimden başka bir şey değildir.17

Hobbes ve Hegel’e adanmış bölümlerde devlet teorileri bağlamında neden bu kadar karşıt düşüncelere sahip olduklarını inceleyeceğiz*. Ancak burada vurgulanması gereken, kendini ilk olarak Fransız Devrimi sırasında toplumsal gerçekliğin tarihsel bir buyruğu olarak gösteren ve sonrasında şiddetle bastırılan gerçek eşitlik talebinin esasında hiçbir zaman tarihin gündeminden düşmemiş olmasıdır. Çünkü gerekli olan tamamen farklı bir toplumsal matebolik düzenin detaylandırılması ve etkili bir biçimde yeniden üretilebilmesi başka türlü sürdürülebilir değildir. Sosyalist metabolik düzenin belirleyici özelliği budur. Sermayenin tehlikeli bir biçimde sona ermekte olan tarihsel döngüsünden sürdürülebilir bir biçimde kurtulabilmeyi başarabilmemiz de buna bağlıdır.

Sermayenin Sona Eren Döngüsünden Kurtulmak

Yaklaşmakta olan kaçınılmaz tehlikeler göz önünde bulundurulduğunda, gerçekten de sermayenin zorunlu olarak sona ermekte olan tarihsel döngüsünden kurtuluşumuzu güvence altına almak mümkün müdür? Bu zor ama bir o kadar da kaçınılmaz bir sorudur. İçinde bulunduğumuz tarihsel aşamada, her ne kadar “umut ilkesi” bizden yana olsa da, bu hayati soruya verilebilecek cevaplar koşullu ve belirsiz kalmaktadır.

İkici Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Jean Paul Sartre savaş zamanının kahreden karmaşasını anlatan “Çıkış yok” başlıklı tek perdelik bir oyun kaleme almıştı. Bu oyunda artık aşikar biçimde kontrolden çıkmış olan savaş koşullarında halkı etkisi altına alan paralize edici güçsüzlük duygusunu resmetmek istemişti. Sartre ilk olarak hikayenin tüm çıkışları göçük altında kalmış bir sığınakta geçmesini planlamıştı. Ancak sonrasında bu gibi bir durumda, sığınak göçüğü altında dahi kalsa, insanlar arasında bir dayanışma gücünün ortaya çıkacağını ve onları birlikte hareket etmeye teşik ederek bir çıkış bulmalarını sağlayacağını düşünmüştü. Bu ise Sarte’ın oyunda vurgulanmak istediği şeyi baltalamaktaydı. Bu yüzden parlak bir dramatik anlayışla oyunun geçtiği yer hiçbir çıkışın olmadığı cehennem olarak yeniden belirlendi. İstediği mesajı kaçınılmaz biçimde buraya kısılmış üç kişiden birinin ağzından şöyle vermiştir:

Evet, şimdi şu an; yanan ateşin üzerindeki şu şeye bakıyorum ve cehennemde olduğunu anlıyorum. Sana söylüyorum, her şey önceden düşünülmüş. Bana dikilmiş gözler, bu bronz parçasına vuran ateşin önünde duracağımı önceden biliyorlardı. Bu beni yiyip bitiriyor. [Birdenbire döner] Ne? Sadece ikiniz mi? Daha çok olacağını sanıyordum. Çok daha fazla. [Güler.] Demek burası cehennem. Asla inanmazdım. İşkence odaları, ateş ve kükürt, alev alan topraklar hakkında bize söylenenleri hatırlarsın, koca karı hikayeleri! Fener çiçeklerine gerek yok. Cehennem diğer insanlarıdır!18

Oyun boyunca bu üç insanın karşılıklı olarak cehennem ile olan ilişkilerini ifade eden, kötü vicdana karşılıklı olarak işkence ettikleri uzlaşılmaz antagonizmanın sonunda, Sartre’ın hayran bırakan ifadeleriyle kabusvari bir anlam kazanan şu nihai ifade önemlidir: Cehennem diğer insanlarıdır!19 Bu ifadeler genel olarak ne şekilde olursa olsun, başkalarını ve kendilerini savaşa sürüklemiş veya gelecekte sürükleyecek olan; tıpkı cehennemdekilere benzer kontrolsüz eylemleriyle kendilerini ve başkalarını tuzağa düşüren “diğer insanlara” atfen söylenmektedir.

Yapılan yukarıdaki tespit, Harry Truman’ın demokrasi ve özgürlük adına Hiroşima ve Nagasaki halkını bir anda yoketmeyi emretmesinden sadece birkaç ay önce Sarte tarafından kaleme alınan rahatsız edici oyunda karşımıza çıkar. On yıllar sonrasında dahi Sartre dünyaya empoze edilen nükleer felaketin gerçek tehlikelerine karşı gelmeye kararlılıkla devam etmekteydi. Tüm bu on yıllar boyunca dünyada gerçekleşen cehennem edimlerine dair acı veren uyarılarında, bu edimlerin arkasında doğrudan dile getirmese de insanların olduğunu, her yerde karşımıza çıkan insanların olduğunu, ima etmekteydi.

Bitmek bilmeyen kendinden menkul çelişkiler içinde ve kendi istediği şekilde asli olarak gerekçelendiremediği gerekçelerden dolayı cezasız kalmış devlet kararları bugün bile birçok cehennem ediminin asli sorumlusudur. Birçok bakımdan hala feodal bir yapıya sahip olan Suudi Arabistan cezasız kaldığı için Yemen’de sayısız sivil hedefi, hatta sınır tanımayan doktorlar tarafından belirtilmiş hastaneleri bile, vurmaya devam etmektedir. Kullandığı cehennem silahlarını ona önde gelen “demokratik ülkeler” sağlamaktadırlar ve böylece kendi uluslararası taahhütlerini ihlal etmektedirler. Bu durum açıkça ortaya çıktığında ise alaycı bir biçimde Suudiler’in silahları sivil hedefler üzerinde kullandığına dair “yeterli kanıt” olmadığını söylemektedirler.

Benzer kendinden menkul içsel çelişkiler kitle imha silahları sözkonusu olduğunda genel olarak geçerlidir. Askeri endüstriyel kompleks belirli durumlarda eleştirilmektedir ancak oldukça karlı bir üretim biçimi olduğundan – ve devlet tarafından çoğunlukla emekçilerin vergileri ile fonlandıkları için –gerçek anlamda meydan okunamamaktadır. Egemen ülkelerin bu tür silahları terk etmesi mümkün değildir. Bir zamanlar İngiliz İşçi Partisi’nin önde gelen politikacılarından biri olan Aneurin Bevan oldukça tartışmalı olan İngiltere’nin nükleer silahsızlanması meselesinin bir parti politikası olarak benimsenmesi durumunda “müzakere odasına savunmasız bir şekilde girmeyeceğini” ilan etti, böylece geleceğin dışişleri bakanı olarak nükleer silahsızlanmayı reddetti. Bevan uluslararası güç politikalarındaki kalıcı ve ayrımcı eşitsiz hali baştan kabul ederek tartışmaya ihanet ediyordu. Bevan’ın bu konuda bir istisna olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Egemen devletlerin politikacıları uluslararası antlaşmalar sırasında bir yandan nükleer silah depolarındaki birkaç yüz bombayı imha etmeyi kabul ederken diğer yandan kendi askeri endüstri komplekslerine binlerce yeni bombanın siparişini vermektedirler. Böylece yüzlercesinin insanlığı yoketmek için yeterli olmasına rağmen binlerce nükleer bombanın fırlatılmaya hazır beklemesine neden olmaktadırlar.

Şu da bir gerçektir ki hali hazırda bazı büyük ülkeler kendi askeri endüstriyel komplekslerinin daha az boyunduruğu altındadırlar. Ancak bu mevcut egemen durumu yansıtmamaktadır. Egemen devletlerin hiçbiri kendi nükleer silahlarını bırakmak istememektedir. Bu durum sadece uluslararası güç yapısında kitle imha silahlarının kabul edilen rolüden kaynaklanmamaktadır aynı zamanda tek taraflı nükleer silahsızlanma ihtimali yüzüden nükleer yıkıma karşı saha savunmasız kalma korkusundan da kaynaklanmaktadır. Bu yüzden şu anda var olan büyük nükleer cephaneliklerin yakın gelecekte de bizimle olması muhtemeldir. Sermayenin tarihsel döngüsü geri dönülmez biçimde sona yaklaştıkça, yoğunlaşan iç ve dış ekonomik/sosyal antagonizmalar gittikçe artan tehlikeleri de beraberinde getirmektedirler. Maddi olarak yerleşmiş olan küreselleşme olgusu mecvut haliyle acımasız bir biçimde ilerlemekteyken ulus temelli askeri/politik belirlenimler ancak sistemik antagonizmaları azdırmaya yaramaktadır. Bu noktada yapılabilecek tek şey egemen devletlerin doğuracağı felaketler yüzünden doğrudan bir çatışmaya girmemesini ümit etmektir.

Bu sorunlar politik/askeri zeminin zorunlu olarak hiyerarşik ve antagonistik olan dilinin paralize edici sınırları içinde çözülemez. Daha önce de belirtildiği gibi, çözüm üretmek adına karar alma süreçleri bağlamında toplumsal yeniden üretimimizin temel kurucu hücrelerini de en kapsamlı küresel bağımlılıklar kadar dönüştürecek olan radikal değişimler yapmak gerekmektedir. Bu gibi bir dönüşümün yön verici ilkesi gerçek eşitlik zemininden yükselen üretken çalışmanın pozitif ilkesini evrensel anlamda benimsenmesidir; bu da hiyerarşik ve zorunlu olarak antagonistik devlet biçimlerinin tamamen ortadan kaldırılmasını gerektirir.

Bundan yaklaşık iki yüz yıl önce, Goethe Faust adlı eserinde tarihsel bir figür olan Paracelsus’ten esinlenerek hayat verdiği kahramanının son anlarını tasvir etmişti. Final sahnesinde Goethe’nin kahramanı, Sorge (elem) tarafından kör edilmiştir. Ona cevap vermeyi reddetmiş ve yanlışlıkla Lemur’ların sesiyle meşgulken – ki lemurlar o anda Faust’un mezarını kazmaktadır– büyük sosyal projesi ve kişisel tatmini olarak gördüğü Mehistopeheles, şeytan, ile girdiği bahsi kaybetmesinin kaderinde olduğu farketmiştir. Aşağıdakiler Faust’un son sözleridir:

Bir bataklık uzanıyor dağlara doğru,

Kazanılan tüm yerlerin havasını bozuyor.

Bu pis çamur çukurunu boşaltmak da

En son büyük kazancımız olacak.

Geniş alanlar açıyorum milyonca insana,

Güvenli değilse de çalışmaya oturmaya elverişli,

Yeşil ovalar, verimli, insanlar, sürüler,

Esenliğe kavuşacak bu yeni topraklarda,

Sağlamca yerleşecekler o tepeye, güçlü,

Çalışkan bir halkın oturulur duruma getirdiği.

Cennet gibi bir yurt olacak buranın içerisi.

Çıksın kuduran dalgalar kıyıda seddin üstüne.

Deniz kabarıp yardığında, deldiğinde bu engeli,

Açılan gediği kapatmak için koşacak halk.

Öyle! Büsbütün bu düşünceye verdim kendimi,

Budur bilgeliğin son yargısı da:

Yaşamın değerini bilen özgürlüğün de

Her gün yeniden kazanılmasına çalışır.

Sakıncalar içinde geçecek burada

Çocukluk, olgunluk, yaşlılık yılları, değerli çağ.

Görmek isterdim böyle bir kaynaşmayı ben,

Özgür yerde, özgür bir halkla birlikte.

Diyebilirdim, ben o kısacık süreye:

Dur, gitme, sen ne güzelsin!

Yeryüzünde geçirdiğim günlerin izi

Silinip gitmeyecek yüzyıllar boyunca.

Böyle yüksek bir mutluluğun önduygusunda

Tadına varıyorum bu en üstün anın.20

Faust’ta kahramanımız takdir’i ilahi aracılığıyla şeytan Mephistopheles’in pençelerinden kurtulur. Ancak biz tarihsel bir kahraman olan Paracelsus’un meşru olarak güncellenmiş çağdaş anlamını gözönünde bulunduran bu gibi çözümlere güvenemeyiz. Goethe’nin Faust’un arzulu bir biçimde kendini gerçekleştirme başarısızlığını da asil ve kahramanca tavir eden anlaşılabilir ironisinin zemini, gerçek anlamda varolan dünyada yok sayılmalıdır.

Goethe tarafından tasvir edilen koşullar bağlamında Faust/Paracelsus tarihsel hayalini muhtemelen hiçbir zaman gerçekleştiremezdi. Goethe kendi büyüklüğüyle bunu da bir şekilde göstermeyi başarmıştır. Zamanımızda bile daha önce belirtilen bu soru işaretleri varlığını sürdürmektedir. Olumlu biçimde yönlendirilmiş ve tamamen otonom olan insanların karar alması mutlak biçimde gerçek eşitliğin kurulmasına ihtiyaç duymaktadır. Bu da ancak küresel ölçekte genişletilebilir dayanışma ruhunda kendini varedecek radikal kitlesel hareket ile tam olarak eklemlenmek koşuluyla uygulanabilirdir. Gerçek eşitlik ile birlikte, Leviathan devletin zorunlu eleştirisinin tarihsel olarak sürdürülebilir olabileceği tek temel budur.

Çeviri: Fehmi ÜNSALAN

Notlar

  1. Başkan Roosevelt’in konuşmalarından yapılan alıntıların hepsi için bkz. B. D. Zevin, ed., Nothing to Fear: The Selected Addresses of Franklin Delano Roosevelt, 1932–1945 (London: Hodder and Staughton, 1947).
  2. “Yıllık Kongre Konuşması” Washington D.C., 11 Ocak, 1944.
  3. Bkz. Roosevelt’in Cordell Hall’a 24 Ocak 1944 tarihli mektubu.
  4. Roosevelt, “Address on the Fiftieth Anniversary of the Statue of Liberty,” New York City, October 28, 1936.
  5. Renato Constantino, Neo-Colonial Identity and Counter-Consciousness (London: Merlin, 1978), 234. Doğal olarak sömürün bu kadar absürt biçimde farklı oranlarda gerçekleşmesi—1960 ve 1970’lerde Filipinler’de görüldüğü gibi 25 kat fark—sonsuza kadar süremez. 1970’lerin başlarında sermaye sisteminin yapısal krizinin ortaya çıkmasıyla orijinal fark oranı, farklı sömürü oranlarının aşağı doğru eşitlenmesi anlamında yeniden düzenlenmek zorunda kaldı. Bu durum Birleşik Devletler de dahil olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfını olumsuz etkiledi.
  6. Bu bağlamda 26 Ocak 1971’de Isaac Deutscher’in anısına London School of Economic and Political Science’da verdiğim “Toplumsal Denetimin Gerekliliği” başlıklı derse; “Political Power and Dissent in Post-revolutionary Societies,” New Left Review 108 (1978) başlıklı makaleme; uzun soluklu bir çalışmam olan “Il rinnovamento del Marxismo e l’attualità storica dell’offensiva socialista,” Problemi del Socialismo 23 (1982) ve üzerinde yirmibeş yıl çalıştığım ve ilk kez 1995 yılında İngilizce olarak basılmış olan Beyond Capital: Toward a Theory of Transition(New York: Monthly Review Press, 1995) başlıklı kitabıma bakılabilir. Leviathan’ın Ötesinde üzerinde düşünmeye bu dönemde başladım. Çalışmanın politika ve devlete tek yönlü bir biçimde odaklanan idealist teorilerle karşıtlık içindeki maddi temellerini ilk olarak Beyond Capital’de dile getirmiştim. Yine de önem bakımından devletin sorunları üzerine sözü edilen eserlerde olduğu kadar İngilizce’de ilk olarak 1989 yılında basılmış olan The Power of Ideology’de vurgulamıştım. Bu çalışmalar ayrıca devletin yapısı ve “yasal ve politik üstyapısı” arasındaki farkları açıklığa kavuşturmak çabasındadır. Çünkü devleti yalnızca bir üstyapı olarak görmek Marx’ın pozisyonunu tamamen yanlış yorumlamaktır. Marx hiçbir zaman böylesi bir devletin maddi boyutundan, onun baskıcı maddi boyutundan, şüphe duymamıştır. Devlet meşru olarak hukuki ve politik üstyapı olarak nitelendirilebilecek bir üstyapısal boyuta sahiptir. Ancak devlet basitçe üstyapıya indirgenemez.
  7. Bu dört ana nokta, “Il rinnovamento del Marxismo” başlıklı yazımdan alıntıdır. Daha ayrıntılı bilgilendirilme için aşağıdaki satırları da ekledim: “(1.) Yapısal bir kriz, bir sosyal kompleksin yanı sıra bağlı olduğu diğer kompleksleri de, kurucu parçaları ve alt kompleksleri ile ilişkileri içinde, bir bütün olarak etkiler. Bununla karşıtlık içinde yapısal olmayan bir kriz ise söz konusu kompleksin yalnızca bir bölümünü etkiler ve bu nedenle, etkilenen kısımlar açısından ne kadar ciddi olursa olsun, genel yapının hayatını tehlikeye atmaz (2.) Bu nedenle çelişkilerin yer değiştirmesi ancak kriz kısmi, göreli ve içsel olarak sistem tarafından idare edilebilir ise mümkündür. Ancak göreli olarak otonom olan sistem dahilindeki dönüşümleri, ki dönüşümler büyük dönüşümler olabilir, kaldırabilirler. Aynı şekilde, yapısal bir kriz, söz konusu kompleksin varlığını sorgular ve onun alternatif başka bir kompleks tarafından aşılabilmesini, yani ikame edilebilmesini sorgular. Aynı tezat belirli bir zamanda kendi dolaysızlığına sahip belirli bir sosyal kompleksin sınırları bağlamında İfade edilir. Dolayısıyla yapısal bir kriz, doğrudan sınırlarla ilgili değil, küresel yapının nihai sınırlarıyla ilgilidir.”
  8. G. W. F. Hegel, The Philosophy of History (New York: Dover, 1956), 31.
  9. Hegel, The Philosophy of History, 39.
  10. Churchill, A History of the English Speaking Peoples, vol. 3 (London: Cassell, 1956), ix.
  11. Elizabeth Longford, Wellington: Pillar of State (New York: Harper and Row, 1972), 413. Quoted in Andrew Roberts, Napoleon the Great (London: Penguin, 2014), 809.
  12. Robin Lane Fox, Alexander the Great (London: Penguin, 1975), 398–99.
  13. Bkz. Yukarıdaki 3. Sayfa.
  14. Paul Baran’s etkileyici çalışması The Political Economy of Growth’a (New York: Monthly Review Press, 1957) bakınız. Baran haklı bir şekilde “Özgür dünyadaki Amerikan üstünlüğü iddiası İngiltere ve Fransa’nın (Belçika, Hollanda ve Portekiz değil) Amerikan emperyalizminin küçük ortakları olduğunu ima etmektedir” (vii).
  15. Beyond Capital başlıklı çalışmamın ikinci bölümünün başlangıç cümlelerine bakınız. 
  16. G. W. F. Hegel, The Philosophy of Right (New York: Oxford University Press, 1952), 130. Türkçe çeviride aziz yardımlı çevirisi kullanılmıştır. (Aziz Yardımlı’nın Türkçe çevirisi kullanılmıştır. Ç.N.)
  17. Hobbes, Leviathan (Cambridge: Cambridge University Press, 1996), 86–87. (Semih Lim’in Türkçe çevirisi kullanılmıştır. Ç.N.)
  18. No Exit’in son sahnesi
  19. Bu bağlamda The Work of Sartre başlıklı kitabıma bakılabilir (New York: Monthly Review Press, 2012).
  20. Goethe, Faust, part II, lines 11559–86, trans. Louis MacNeice and E. L. Stahl (Oxford: Oxford University Press, 1956), 287. (İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Türkçe çevirisi kullanılmıştır. Ç.N.)

Yanıtla