Serveti Yeniden Dağıt! Güvence Toplumunu İnşa Et!

Anasayfa YOL Dergi Serveti Yeniden Dağıt! Güvence Toplumunu İnşa Et!
Serveti Yeniden Dağıt! Güvence Toplumunu İnşa Et!

M. SİNAN MERT

“CSFB’nin Küresel Servet Raporu’na göre ‘Yüksek ve Ultra Yüksek Gelir Grubuna’ mensup 47 milyon yetişkinin (toplam yetişkin nüfusun %1’i) toplam serveti 158 trilyon ABD Doları. Bu rakam hesaplanan toplam küresel servetin %44’ü! Raporun hesabına göre, yerkürede yaratılan servetin %35’i, yetişkin nüfusun %1’inin kontrolünde. Buna karşı nüfusun %57’si servetin sadece yüzde2’sini alabiliyor.”

Dünyanın bir kez daha isyan günlerinden geçtiği bir zaman dilimindeyiz. Sermayenin karşı-devrimi olduğu artık gittikçe açık hale gelen neoliberalizmin yarattığı tahribata, gelir dağılımındaki aşırı bozulmaya, güvencesizliğe karşı dünyanın dört bir yanında emekçiler benzer gündemlerle sokakları sallıyor. 2008 sonrasında kitlesel isyanlar, ezilenlerin kendilerini ifade biçimlerinin en belirgin biçimi haline geldiler. Bugün yaşanan dalga, Arap Baharı ile başlayan momentumun tüm geri bastırma çabalarına rağmen kontrol altına alınamadığını da gösteriyor. İsyanlarda, bardağı taşıran son damlanın genel olarak temel ihtiyaç mal veya hizmetlerine olan zamlardan kaynaklanması da tesadüf değil. Neoliberalizmin hayatlarımıza egemen olmasının en önemli biçimlerinden birisi olan metalaşmaya karşı öfke de böylece belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Sudan’da ekmek, Şili’de metro, Fransa’da benzin ve motorin, Ekvator ve İran’da doğalgaz, Irak’ta elektriğe, Lübnan’da telekom hizmetlerine yapılan zamlar milyonlarca kişinin katıldığı dev eylemleri tetikledi.

Ancak bu eylemlerin doğrudan sosyalist hareketi güçlendireceğine dair beklentiler genelde oldukça iyimser kalıyor ve gerçekliği kavramamızı engelliyorlar. İsyanların birçoğunda asi kitleler ile sol arasında kalıcı ve organik bağlar oluşmuyor. Fransa’da en belirgin biçimde yaşandığı gibi geleneksel sol örgütler, sokaklara çıkan kitlelere uzunca bir süre mesafeli biçimde bile durabiliyor. Kitlelerin diliyle solun dili ve davranış biçimleri arasında bir uyumsuzluk dikkati çekiyor. Bunun bir benzerinin Türkiye’deki Gezi Direnişi döneminde de yaşandığı belirtilebilir. Sosyalistler Gezi Direnişi’nin korunması ve sürdürülmesi konusunda önemli roller oynasalar, faşist unsurların hareketi çalmasına mani olmayı başarmış olsalar da hareketle organik bağlar kurmayı başaramadılar. Hareketten etkilenmekle birlikte onunla saflarını doldurmadılar, bu anlamıyla da ona bir nitelik sıçraması katamadılar. Bu durumun ortaya çıkmasında zaman zaman solu da likide olmanın eşiğine taşıyan ve kitlelerde hakim olan eğilimler olarak aşırı yataycılık ve merkezileşmeye, örgütlenmeye tepkisellik etkili olsa da bizim esas dikkat kesilmemiz gereken sorunun sola dair boyutlarıdır.

Bu yazıda, sadece Türkiye’ye özgü olmayan ve küresel ölçekte gözlenen neoliberalizmden mağdur kitleler ile sol arasındaki mesafenin ortaya çıkmasında en önemli sebeplerden birisinin solun etkin bir post-neoliberal iktisadi programa sahip olmaması olduğunu iddia edeceğim. Bu eksikliğin ise büyük oranda 20. yüzyıl sosyalizminin kamusal mülkiyet deneyiminden özeleştirel dersler çıkarılamamasından, çıkarılan derslerin ise bir sol duyu haline getirilememesinden kaynaklandığını önereceğim. Solun kamusal mülkiyeti savunmakta zorlanırken onun yerine güncel uygulanabilir politikalar önerirken de ideolojik birtakım sınırlamalardan dolayı felç durumundan çıkamaması, acil ekonomik sorunlarına acil çözümler isteyen kitleleri soldan uzaklaştırmaktadır. 21. yüzyılda yaşanan deneyimlerden en belirginlerinin de -Yunanistan, Venezuela- post-neoliberal ekonomiye dair ikna edici bir çerçeve sunamaması ve başarısızlık tablosunu pekiştirmeleri bu noktada yaşanan zayıflığı derinleştirmektedir. Solun bu eksikliğini giderme noktasında yapması gerekenin reformist olmayan reformlardan oluşan bir metasızlaştırma programını geliştirmek ve toplumsallaştırmak zorunda olduğunu savunacağım. Böylesi bir program kapitalizmi denetim altına almaya çalışan bir sınıf hareketi örgütleyerek kapitalizmin mezar kazıcılarını politik aktör haline getirecektir. Böylesi bir hareketin inşası, sınıfı temel eksen olarak almakla birlikte kimlik ve ekoloji mücadeleleri ile karşıtlık içinde değil ana karakterini ve pivot noktasını kaybetmeden onlarla iç içe ve ortak bir karşı hegemonya projesi içinde gelişebilir.

POLANYİ, PİYASA SİSTEMİ VE ÇİFTE HAREKET

Macar sosyalist ve sosyolog Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm adlı kitabında kullandığı yaklaşım ve kavramlar seti post-neoliberal bir programın oluşturulabilmesi açısından katkı sağlayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Polanyi, piyasa mantığının tüm toplumsal ilişkilere egemen hale gelmesini bir anomali olarak görmektedir. Piyasalar neredeyse medeniyetlerin tarihi kadar eski kurumlardır, ancak piyasa ilişkilerinin toplumun ana motifi haline gelmesi kapitalizmin üretim tarzı olarak egemen hale gelmesinin bir sonucudur. Piyasalar hiçbir biçimde kendiliğinden toplumsal ilişkilerin başat unsuru haline gelemezler. Toplumların kendi varoluş ilkeleri -karşılıklılık, değişim ve yeniden dağıtım- vardır ve piyasa ilişkilerinin egemen hale gelmesi ancak siyasi zor ile mümkündür ve değişim lehine karşılıklılık ve yeniden dağıtım ilkelerinin etkisizleşmesi pahasına gerçekleşebilir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan piyasanın topluma dışsallaşması ve piyasa ilişkilerinin tüm toplumsal ilişkileri ekonomikleştirmesi, toplumların kendilerini korumak için tepki üretmesine yol açmıştır. Polanyi bu tepkilerin devrevi olduğunu düşünmektedir. Tarih piyasalarla toplumlar arasında gitgelli bir mücadeleler evresinden oluşur. Piyasaların yani ekonomik gücün topluma egemen olduğu devreler, mutlaka bir karşı hareket ile dengelenmeye çalışılır. Piyasanın yeniden kendi sahasına çekilmesi sağlanır, karşılıklılık ve yeniden dağıtım ilkeleri yeniden tesis edilir. Ancak toplumların bu karşı hareketi sadece sosyalizm biçiminde gerçekleşmez, toplumsal güçler sağ popülist ve faşist hareketleri de kendilerine piyasa karşısında koruma sağlamaları karşılığında destekleyebilirler.

Polanyi piyasa sisteminin topluma egemen hale gelmesinin en bariz işaretleri olarak emek, toprak ve paranın metalaşmasını görür. Bunlar piyasalar egemen olmadan önce de var olan öğeler oldukları için niteliksel anlamda meta olarak değerlendirilemezler. Dolayısıyla kurgusal metalardır. “Emek yalnızca yaşamın yanında yer alan insan faaliyetine verilen addır. Satılmak üzere değil, bütünüyle değişik nedenlerle ortaya konulur ve yaşamın diğer yönlerinden ayrılamaz…, toprak yalnızca doğanın başka bir adıdır, insan tarafından üretilmemiştir, nihayet para, yalnızca satın alma gücünün kural olarak hiçbir zaman üretilmeyen, bankacılık sistemi ve devlet maliyesince düzenlenen bir simgesidir… Emek, toprak ve paranın tanımı bütünüyle hayalidir. Ama emek, toprak ve para piyasaları da bu hayal yardımıyla örgütlenmişlerdir.” (Polanyi, 2000: 119)

Polanyi’nin karşı hareketi ile Kıvılcımlı’nın, medeniyetlerin yaşadığı yozlaşmanın barbarları ve dolayısıyla tarihsel devrimleri çağırdığı devrevi süreçler arasındaki benzerlik dikkat çekici seviyededir. Toplumların kendilerini piyasa sisteminin egemenliğine karşı koruma mücadeleleri esas olarak ekonomi üzerinde toplumun egemenliğini sağlamaya çalışır, siyaset ile ekonomi arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefler, ekonominin toplumsal işleyişten bağımsız ilke ve yasaları olduğu tasavvurunu geçersiz kılar, metalaşmanın alanını daraltır. Polanyi’nin teorik çerçevesinin Marx’ınki ile benzerlikleri bulunmakla birlikte sınıf mücadelesinin yerini piyasalar ile toplum arasındaki karşıtlık alır. Böylesi bir okumanın, alt sınıfların iktidarlaşmasına dönük devrimci bir bilinç yaratması mümkün değildir. Dolayısıyla Polanyi, daha çok sosyal demokrat tezlere ilham veregelmiştir. Ancak toplumun piyasaları kendi denetimi altına almak için ürettiği devrevi karşıt hareketleri örgütlemesi vurgusu ve de bu karşıt hareketin otomatikman solu büyütmek zorunda olmadığına dair uyarılar bugünün gerçeği açısından dikkate değerdir. Polanyi’nin hayali meta tanımı da piyasaları toplumsal denetim altına alma perspektifi olarak metasızlaştırma siyasetine yol açar.

Neoliberalizmin yaygınlaşması da daha önce meta olması düşünülemeyecek kimi mal ve hizmetlerin metalaşması ile desteklenmiştir. Sermaye kendisine yeni değerlenme alanları ortaya çıkarmadan büyüyemez. Bu arayış coğrafi ölçekte yayılma eğilimini tetiklediği gibi yaşamın yeni alanların metalaşmaya açılmasıyla da paralel ilerler. 20. yüzyılın sonlarında kapitalizme büyük itki sağlayan faktörler yukarıda anılan iki türlü genişlemeden de beslenmiştir. Çin, Sovyetler ve Doğu Avrupa coğrafyalarının sermaye değerlenme süreçlerine açılması birçok kamusal hizmetin özelleşmesi ile at başı ilerlemiştir. Harvey’e referansla “mülksüzleştirme ile sermaye birikimi” bu dönemde giderek hızlanmıştır.

D. Harvey, bu metalaşma sürecinin sermaye birikiminin her aşamasında ortaya çıktığını belirtir. Neoliberalizm kapsamlı bir metalaşma prosesi olarak ilerliyorsa ona karşı verilecek mücadelenin de bir metasızlaştırma programına sahip olması beklenir. Güncel küresel isyanlar emek gücünün yeniden üretilmesi alanındaki maliyetlerin yükselmesine karşı bir içeriğe sahiptir. Meta üretiminin başat ilke haline gelmesi, üretimi toplumsallaştırmış ve iş bölümünü detaylandırmışken hem emekçileri kendi emek güçlerinin maliyetini karşılama sorumluluğu ile karşı karşıya bırakmış hem de metalaşma yoluyla emek gücünün yeniden üretilmesi için gereken hizmetleri özelleştirmiştir. Emekçiler ürettikleri zenginlikler üzerinde hiçbir biçimde denetim sahibi olamazken sermayeyi büyütmek için sömürüldükleri üretim sürecine katılabilmenin tüm maliyetlerini ise üstlenmiş durumdadırlar. Gereken mal ve hizmetler de kar amacıyla üretilip satıldıkları için emekçiler hem üretim hem de yeniden üretim kertesinde sömürüye maruz kalmaktadırlar. Türkiye’de elektrik “olay”ı, temel ihtiyaç maddelerinin metalaşmasının ne seviyede bir soyguna yol açtığının açık bir göstergesidir. Dolar cinsinden borçlanarak elektriğin hem üretimi hem de dağıtımında söz sahibi olan şirketlerin 2009 yılında 6 milyar dolar olan borcu şu anda 36 milyar dolara çıkmış durumdadır. Devlet hem kamu bankaları aracılığıyla ile bu borçları yeniden yapılandırmaya çalışırken bir yandan da elektriğe fahiş zamlar yaparak şirketlerin borcunu toplumsallaştırmaya çalışıyor. 2019 yılının Ocak-Kasım döneminde gerçekleşen elektrik zamlarının %32,1 seviyesinde olduğu görülüyor. Öğrencilerin ve işçilerin evden karanlıkta çıkmasına yol açan kalıcı yaz saati uygulaması da benzer biçimde elektrik tüketimini arttırmayı hedefliyor. 2016 kışında görülen 67 MWh’lik toplam tüketim 2017 yılında 71,1 KWh’ya ulaştı.

METALAŞMANIN HIZLANDIRDIĞI PREKARYALAŞMA

Emeğin prekaryalaşması ve güvencesiz çalışma koşullarının istikrar kazanması ile emek gücünün yeniden üretiminin tüm maliyetlerinin işçiye yüklenmesi ve metalaşma, günümüzde yaşanan toplumsal patlamaların merkezindeki ana konudur. Üretici güçlerin gelişimi, üretimin toplumsallaşmasını şimdiye kadar görülmedik noktalara çıkarmışken yeniden dağıtım mekanizmalarının tam anlamıyla devre dışı bırakılması servet ve gelir eşitsizliğini tarihi zirvelere taşımıştır. Sınıflar arasında geçişkenlik giderek azalmaktadır, üst sınıflar kastlaşma benzeri bir görüntü sergilemekte, eğitimin sınıf atlama aracı olarak işlev görebildiği dönem geride kalmakta, miras yoluyla bırakılan servetlerin büyüklüğü de zenginliğin en önemli kaynaklarından birisi haline gelmektedir. Prekaryanın ve orta sınıfların milli gelirden aldığı pay azalmakta, bunun yol açtığı toplam talep eksikliği ise ekonomik durgunluğu kalıcı hale getirmektedir. Talebi arttırmak için uygulanan negatif faizler ve Merkez Bankaları’nın piyasalara pompaladığı trilyonlarca dolar ise finansal piyasalarda yeni balonlar yaratmakta ve kriz tedirginliğini arttırmaktadır. ABD borsalarının tarihinin en uzun yükselme trendini yakalamış olması ve yine ABD’de işsizlik oranlarının en düşük seviyelere ulaşması bu tedirginliği ortadan kaldıramamaktadır. ABD’de işsizlikteki azalma enflasyon yaratmamaktadır çünkü ortalama ücretlerdeki düşüş talep artışını engellemektedir. ABD dışındaki ülkelerde ise işsizlik, özellikle de genç işsizlik sürdürülemez seviyelere doğru yükselmektedir. Türkiye istihdama katılım oranının düşüklüğü ve işsizliğin, özellikle de genç işsizliğin tarihi zirvelere yükselişi ile bu trendin en belirgin örneklerinden birisi haline gelmiştir.

“Türkiye’de 15 yaş üstü 100 insan varsa bunların 53’ü çalışma hayatına dahil değil, 28’i ev kadını, 5’i öğrenci, işte emekli vs. Sadece 47’si iş hayatına dahil. Bu 47 kişiden 9’u bu sabah itibariyle işsiz, kaldı 38 kişi. O 38’in 30’u her gün akşam yatağa girerken yarın işimi kaybedersem, iş bulma şansım yok diye düşünüyor. Bu korku, bu kaygı insanlar tarafından yönetilebilir bir şey değil; bireysel psikoloji için de böyle, toplumsal psikoloji için de böyle.” (Bekir Ağırdır, 20 Kasım 2019, Evrensel)

KURUMSAL ÇÖKÜŞÜN ARKASINDA ÜRETİM İLİŞKİLERİNİN SÜRDÜRÜLEMEZLİĞİ VAR

Kimi değerlendirmeler küresel ölçekte yaşanan ekonomik, kültürel ve siyasal krizlerin yol açtığı meşruiyet boşluğunun 20. yüzyılda ortaya çıkan kurumsal yapının 21. yüzyılın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olmasından kaynaklandığını iddia etmektedirler. Oysa esas yapılması gereken bu kurumsal yapının yeniden üretimini üstlendiği üretim ilişkilerini sorgulamaktır. Feodal üretim ilişkileri, sanayileşmenin öngünlerinde emekçileri tarımsal üretimin geri biçimlerine mahkum ederek üretici güçlerin gelişimini engelledikleri için aşılmışlardı. Bugün de kapitalist üretim ilişkileri varlığını sürdürebilmek için küresel ölçekte milyonlarca emekçiyi üretim sürecinin dışına itmekte ve değer üretemez hale getirmektedir. Aynı zamanda robotların üretim süreçlerine daha fazla katılması ve çalışma saatlerinin kısalması da emek gücünün ucuzluğu sayesinde gecikmektedir. Her anlamda toplumsallaşmış üretim sürecinin, toplumsal ihtiyaçları esas alan bir kurumsallaşmaya dönüşmesinin önündeki engel kapitalist üretim ilişkileridir. 26 süper zenginin dünya nüfusunun yarısının gelirine eşit bir servete sahip olması etik bir rezalet olmasının yanı sıra üretici güçlerin gelişiminin önünde de devasa bir engeldir. Çalışma ile gelir elde etme arasındaki ilişki dönüştürülmeden, bilgi nesneleri üstündeki özel mülkiyet kelepçesi kaldırılmadan, üretim araçları sahiplerinin ürüne el koyma prensibi aşılmadan üretici güçlerin daha da gelişeceği bir döngü yaratılamaz. Sermayenin kar mantığı aşılmadan toplumun, insanın ve ekolojinin yeniden üretiminin dayandığı sınırlar geriletilemez. Gelinen nokta, komünizmi kolektifleştirmeyi ve demokrasinin ekonomiye taşırılmasını bir zorunluluk haline getirmektedir.

Durum buyken kitlesel isyanların solla buluşamaması nasıl mümkün olmaktadır? Bunun en önemli sebebi solun 20. yüzyılın kolektifleştirme deneyimlerinden doğru dersler çıkaramamasıdır. 20. yüzyıl sosyalizmi ekonomik açıdan sürdürülebilir yapılar inşa etmeyi başaramamıştır. Komünizmin devletli varlığı, küresel ölçekte işçi sınıflarının büyük tarihsel kazanımlar elde edebilmesini olanaklı kılsa da geriye iktisadi alanda uygulanabilir bir politika paketi bırakmış görünmemektedir. Bu sebeple gelinen noktada gelir ve servet eşitsizliği sürdürülemez noktalara ulaşmasına rağmen üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet büyük oranda sorgulanamayan konumunu korumaktadır. Oysa günümüzde özel mülkiyetin, üretim araçları sahiplerinin ürüne el koyması prensibinin aşılmasının bir zorunluluk haline geldiği açıktır. Üretim araçları sahibinin ürüne el koyması da üreticinin, mülksüz bireyin gelire sahip olabilmek için çalışmak zorunda olması da arkaik ilişkiler olarak geride bırakılmak aşılmak, zorundadır. Yeni bir insan, yeni bir toplum tahayyülü böylesi bir aşma olmaksızın mümkün değildir. Ancak komünizmin başarısız ekonomik tarihi, devrimci solu ekonomi alanında konuşmaktan imtina etmeye itmektedir. Sol, kendisini daha güvenli hissettiği kimlik sorunları ve kapitalizm eleştirisi alanına sıkıştırmaktadır. Ancak solun gerçek hüviyeti üretim ilişkilerinin aşılması mücadelesinde hegemonik ve kurucu hale gelebilir, solun ana aktör haline gelebilmesi bu alandaki mücadelenin önünü açabilmesine bağlıdır.

Ancak bu aşma hareketi felsefi gerekçelerle, kişisel vehimlerle değil ancak alt sınıfların örgütlü ve programlı mücadelesiyle başarılabilir. Bu yüzden bugünün temel meselesi halihazırda dünyanın dört bir yanında ayağa kalkmakta olan emekçilere ve orta sınıflara, toplumun piyasa sistemini ve özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerini denetim altına almalarını sağlayacak bir program sunabilmektir. Özel mülkiyetin yarattığı yıkımın karşısında kolektif mülkiyet deneyiminin yarattığı hayal kırıklığı emekçilerin ve daha da önemlisi solun zihinsel kireçlenmesine yol açmıştır. Bugün başarılması gereken bu zihinsel kireçlenmenin aşılmasını sağlayacak çerçeveyi yaratabilmektir.

İçinden geçilen bu tablo, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin mutlak biçimde aşılması ufkundan kopmaksızın var olan koşulları geliştirecek, sınıfın ekonomik taleplerini somutlayacak ve onu etkin bir toplumsal aktör olarak şekillendirecek bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Solun bu konudaki tutukluğu özel mülkiyetin aşılmasının ne kadar etkin sonuçlar yaratacağına dair duyduğu inançsızlık ile özel mülkiyetin ilgası dışındaki programatik talepleri sosyal demokrat ve reformist olarak görme dogmatizmi arasındaki sıkışmışlıktan kaynaklanmaktadır. Bu sıkışmışlık, solu en etkin olması gereken yeniden paylaşım ve eşitlik alanlarında program üretemez hale getirmektedir. Ekonomi ile ilgili halk için son derece yakıcı olan talepler sol için oldukça sıradan ve düzen içi görülmektedir. Solun bu mesafesi, iktisadi taleplerin sağ popülist ve neofaşist hareketler tarafından alınıp rahatlıkla kendi mücadele gündemlerine eklemlenebilmesini de mümkün kılmaktadır. AKP’nin Venezuela ve Bolivya konusunda gösterdiği rahatlık bu eklemleme kapasitesine örnek olarak verilebilir.

“Bugün devrimci talepler naif, reformist talepler ise nafile görülüyor. Tartışma çoğunlukla bu noktada son buluyor; iki taraf da birbirini suçluyor ve koşullarımızı değiştirecek stratejik gerekler unutuluyor. Bu yüzden bizim önerdiğimiz talepler reformist olmayan reformlar olarak tasarlandı. Bununla üç şeyi kastediyoruz: İlk olarak, bu taleplerin kapitalizmi ödün verebileceğinden daha fazlası için zorlayan ütopyacı bir yanı var. Bu da onları kibar istekler olmaktan çıkarıp, uzlaşmaz ve ısrarcı taleplere dönüştürüyor… İkinci olarak, bu reformist olmayan öneriler günümüz dünyasındaki gerçek eğilimleri temel alır ve bu eğilimlere devrimci hayallerin veremediği yaşam gücünü verir. Üçüncü ve en önemlisi, bu tür talepler mevcut siyasi dengeleri değiştirir ve meydana gelecek gelişmeler için bir platform inşa eder.” (Srnicek ve Williams, 2017:196)

ABD ve İngiltere’de Sanders ve Corbyn’in geniş çevrelerde heyecan yaratan programlarına baktığımızda bunların oldukça sınırlı bir sosyal demokrat ve Keynesyen çerçeveye sahip olduğu açıkça görülmektedir. Ancak merkez partilerin sağı ve soluyla finans kapitalin hık demiş bülbüllerine dönmüş olmaları böylesi sınırlı çerçeveleri bile politik motivasyon sahibi kılmayı mümkün kılmaktadır. Hem Corbyn’in Momentum hareketi hem de Sanders’ı destekleyen Democratic Socialists, Sunrise Movement grupları özellikle gençlerin, prekaryanın farklı unsurlarının, alt orta sınıfların önemli ölçüde desteğini mobilize etmiş görünmektedirler. Demokrat Parti bürokrasisi, Biden’in yükselen sol dalganın altında kalabileceğinin tedirginliği içerisinde görünmektedir. Obama’nın parti tabanını aşırı uçlara ve hayalcilere karşı uyarması dikkat çekicidir.

Türkiye’de reformist olmayan reform taleplerin en siliklerinden birisi olabilecek EYT talebinin dahi Erdoğan’ın dengesini ne oranda bozabildiği açıkça görülmektedir. “EYT talebi İskandinav ülkelerini batırdı.” sözü dahi bu etkinin tarihsel bir vesikası olarak hatırlanacaktır.

REFORMİST OLMAYAN REFORMLAR İLE SINIF HAREKETİNİN YUKARIDAN İNŞASI

Bir toplumsal hareketi inşa etmek için kapitalist üretim ilişkilerini sorgulayan ve dönüştürmeyi hedefleyen bir mücadele programının yukarıdan aşağılığı ile 1990’ların Dayanışmaevi çalışmalarının lokalliği arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Açıkçası 1990’larda varoşlar devletin neredeyse sadece zor aygıtları ve çeteler vasıtasıyla bulunduğu mekanlardı. Finans kapital partilerinin patronaj ilişkileri çok daha sınırlıydı, Yoksulluğu Yönetme stratejileri belirginlik kazanmamıştı. 2000’lerin başlarından itibaren AKP’nin seçici sosyal yardım politikaları etkin yoksulluk yönetme stratejileri olarak sahayı kapladı ve benzer çalışmaları denk maddi olanaklarla gerçekleştirmeyen inisiyatiflerin sahasını daralttı. Yaklaşık 21,5 milyon hanenin 8 milyonuna bir biçimde sosyal yardım ileten bir parti olarak AKP, prekaryanın yönetilmesini kolaylaştırabilmesini devlet ve finans kapital ile ilişkisinde bir koz olarak kullandı. Ancak bugün yaşanan ekonomik kriz ve bunun yanı sıra önemli büyükşehir belediyelerinin kaybıyla patronaj olanaklarının sınırlanması ekonomiyle ilgili sorunların yönetilebilmesini iktidar açısından çok daha zorlaştırmaktadır. Yerel ve merkezi çalışmayı birbirinin karşısına koymak doğru olmasa da bugün yerelden merkeze değil merkezi bir çalışmadan yerel çalışmaya doğru yönelmek çok daha önemli görülmelidir. Bugün prekaryanın güvenceli yaşam talebini mücadele gündeminin en üst sırasına çıkarmak, emekçilerin en geniş kesimlerinin destekleyeceği bir ekonomik dönüşüm projesinin mücadelesini yükseltmek ve bu mücadeleyle alt ve orta sınıfların karşı hegemonyacı bloğunu inşa etmeye çalışmak en önemli görev olarak öne çıkmaktadır. Neoliberalizmin krizi uzadıkça, neoliberalizmin sonrasına dair tahayyüllerimizi somutlaştırmak ve bunları kitlelerin güncel beklentileri ile uyumlu bir biçimde kamuoyuna yansıtmak giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Neoliberalizme karşı yükselecek mücadele hattının en temel öğesi metasızlaştırma siyaseti olmak durumundadır. Polanyi’nin kavramsallaştırmasında olduğu gibi emek, toprak ve paranın metasızlaştırılması nasıl temin edilebilir?

Emek gücü, sermaye ile karşı karşıya geldiğinde bir meta hüviyeti kazanır. İnsanın doğayı dönüştürerek ihtiyaçlarını temin etmesini ve kendisini gerçekleştirmesini sağlayan faaliyetlerinin tümüne emek dersek, emek gücü emeğin meta haline getirilmiş biçimidir. “Emek gücü ya da çalışma kapasitesi sözünden, insanın kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yetilerin toplamı anlaşılmalıdır.” (Marx, 1990: 183) Emek gücünün değeri, bir meta olarak ortaya çıkarılması için gerekli emek zaman ile ölçülür. Emek gücü her ne kadar kişiye ait bir meta gibi görünse de aslında emek gücünün işlevi toplumsal üretimde iş bölümü gereğince kendi üzerine düşen işlevi yerine getirmek ve sermaye birikimine katkı sağlamaktır. Meta üretimi koşullarında üretimin kişisel ihtiyaçların karşılanması için gerçekleştirilmediği açıktır. Herkes meta üretmekte, doğrudan kendi ihtiyacı olan metaları ise pazardan temin etmektedir. Üretim faaliyeti toplumsallaşmıştır, toplumsal zenginliğin üreticisi olarak emek gücü sermayeyi büyüten bir faaliyet gerçekleştirmektedir, ancak ürünler bu sermaye üretim araçlarının sahiplerinin elindedir. Toplumsal zenginlik sermaye biçimine bürünmüştür, bunun kapitalist üretim ilişkileri gereğince özel ellerde birikiyor olması onun toplumsal karakterini ortadan kaldırmaz. İşlevi toplumsal zenginliği üretmek olan emek gücünün yeniden üretiminin temini sorumluluğu ise tamamen kendi omuzlarındadır. Kentleşme ve yaygın özelleştirmeler sonrasında bu yeniden üretim faaliyetinin maliyetleri ise büyük oranda artmaktadır. Kapitalizm bu aşamada kadın emeğini, emek gücünün yeniden üretimini ailenin yeniden üretimine dönüştürerek ücretsiz bir biçimde temellük etmektedir. Emek gücünün maliyetlerinin karşılanmasının emekçinin sırtına yüklenmesi sermayeye emekçi karşısında muazzam bir güç kazandırmaktadır. Üretimin kesintiye uğradığı koşullarda sermaye daha gelişkin finansal olanaklarını kullanarak ayakta kalabilmekteyken emekçi sürekli olarak çalışmak zorundadır. İşsizlik işçi için üretilen toplumsal zenginlikten pay alma hakkını kaybetmek anlamına gelmektedir. Tam da bu ilişki biçimi toplumsal olanı çözmektedir. Emekçinin, hızlı kentleşme sonrasında kırsal desteğini kaybetmesi ve ağır ekonomik koşulların da desteklediği geniş ailelerin çözülmesi, işçi bireyi yalnızlaştırmakta ve güçsüzleştirmektedir. Bu yalnızlaşmayı telafi edecek kurumsal yapının inşa edilmemesi ise prekaryalaşmayı şiddetlendirmektedir. Prekaryalaşma bu anlamda işçinin çok büyük bir kısmını tam anlamıyla savunmasız hale getirmektedir. Bu açıdan emeğin metasızlaştırılmasının en önemli gerekçesi rolü gereğince toplumsal üretimi gerçekleştiren emekçinin yeniden üretim maliyetlerinin toplumsallaştırılmasıdır. Emeğin bu anlamda metasızlaştırılması prekaryanın sonu anlamına gelecektir. Güvencesizliğin sarmalından kurtulan işçilerin sermaye karşısında ortak hareket etme olanakları artacaktır. En önemlisi de prekaryayı ve giderek güvencesizlik sarmalına düşmekte olan alt orta sınıfları bir araya getirerek sınıf eksenli bir toplumsal hareketin yaratılmasının olanakları ortaya çıkacaktır.

Emeğin metasızlaştırılması, aşağıdaki meta ve hizmetlerin emekçiye toplum tarafından bir hak olarak ücretsiz sunulmasını gerektirir: Su, elektrik, doğalgaz, internet, ulaşım, barınma, bakım emeği, eğitim ve sağlık. Bu hizmetlerin kişi başı belirli kotalar dahilinde sağlanması durumunda emekçinin sosyal geliri önemli oranda yükseltilmiş olacak, işçinin sermayeye bağımlılığı büyük oranda ortadan kaldırılacaktır. Bu hizmetleri üreten iş kollarının kamulaştırılması da emeğin metalaştırılması sürecinin doğal bir sonucudur. Su, elektrik ve doğalgazın bir kişinin ihtiyacı olan oranlarda ücretsiz olarak sağlanması, kotayı aşan kullanımlarda ise yüksek oranda ücretlendirilmesi ekolojik dengenin korunması açısından da önemli bir önlem olarak düşünülmelidir. İnsan vücudunun ortalama %70’ini oluşturan suyun bir meta haline dönüşmesi tümüyle kabul edilemez bir durumdur. Özellikle büyük şehirlerde şebeke suyunun içilmemesi yarattığı sonuçlar itibariyle hem topluma hem de ekolojiye bir ihanet olarak değerlendirilebilir. İstanbul’da son yerel seçimler sonrasında hane başına 4 metreküp su vatandaşlık hakkı olarak ücretsiz verilmektedir. Suya yapılan %20’lik son zam bu kazanımın sonuçlarını büyük oranda ortadan kaldırmakla birlikte suyun bir vatandaşlık hakkı olarak kabul edilmesi metasızlaştırma mücadelesinde geliştirilebilecek bir talep olarak ele alınabilir. Suyun vatandaşlık hakkı olduğu yerde elektrik, doğalgaz ve internetin meta olmasının anlamsızlığı daha da kolay anlaşılacaktır. İngiltere’de Corbyn’in tüm hanelere yüksek hızlı internet vaadi, İngiliz sağında “bu kış komünizm gelecek” histerisini şiddetlendirmiştir. Metasızlaştırma taleplerinin hem prekaryada ve alt orta sınıflarda yarattığı heyecan hem de finans kapitalde yarattığı tedirginlik mücadele hattının nereye doğru yönelmesi ile ilgili de ipuçları sunmaktadır.

POST NEOLİBERAL PROGRAMIN ANA ÖĞESİ: EMEĞİN METASIZLAŞTIRILMASI

Emeğin bu ölçekte metasızlaştırılması ile artacağı ifade edilen sosyal ücret şu bileşenlerden oluşmaktadır:

Sosyal ücret= Kişisel üretim + Maaş + Aile Desteği + Şirket Desteği + Devlet Desteği + Kişisel Servet Geliri (Standing, 2007: 69)

Verilen bileşenlerden de anlaşılabileceği gibi çeşitli toplumsal sınıflara ait sosyal ücret bileşimi farklılıklar gösterecektir. Piyasa sisteminin güçlendiği koşullarda işçiler açısından sosyal ücretin en önemli bileşeni maaş haline dönüşmektedir. Maaş ise çalışma koşuluna bağlı bir gelirdir. İşsizlik oranlarının yüksek seviyelerde kemikleştiği koşullarda sosyal ücretin büyük oranda maaşlar eliyle temin edilmesi ise olası yıkımların habercisidir. Ancak bir piyasa toplumu, işsiz kalma riski ile karşı karşıya olan vatandaşlarını nerdeyse mutlak bir yıkım tehdidi karşısında yalnız ve çaresiz bırakır. Ancak neoliberalizmin beslendiği temel dinamik tam olarak budur, işçileri yok olma riski ile karşı karşıya bırakarak teslim almak, işçileri birbirleri ile hiçbir etik ve ilke tanımaksızın rekabet içine girebilecek bencil bireyler haline getirebilmek, böylece toplumu çözmek ve sermaye karşısında direnç oluşturabilecek olası güvenlik kalkanlarını ortadan kaldırabilmek. Neoliberalizmin güvencesizleştirme ile teslim aldığı bireyin, toplumsal hareketin parçası haline gelebilmesinde metasızlaştırma yoluyla güvence temininin rolü son derece büyük olacaktır. Dolayısıyla sosyalist mücadelenin en önemli güncel hedeflerinden birisi sosyal ücretin maaş dışı kalemlerinin artışının teminidir. Burada devlet desteğinden kastedilen büyük oranda emek gücünün yeniden üretimi için gereken mal ve hizmetlerin ücretsiz temininin sağlanmasıdır. Türkiye’de çok fazla gündem olmayan başlıklardan bir tanesi de barınma hakkının sosyal bir hak olarak kamu güvencesi altında olmasıdır. Oysa İngiltere’de Corbyn kampanyasının en önemli taleplerinden bir tanesi de kamusal konut üretiminin arttırılmasıdır. -Hem Corbyn hem de Sanders’ın programlarında “New Green Deal” paketi de dâhil yeni altyapı yatırımları alanları yaratarak bir büyüme sağlama arayışı belirgin biçimde görünmektedir. Bunları sıradan AKP tarzı bir inşaata dayalı kalkınma modeli ile eşitlemek ilk bakışta açıklayıcı görünse de yukarıda bahsedilen politikalarda sermayenin kimi kesimlerinin post neoliberal projeye kazanılması çabalarının fark edilmesi gerektiğinin altını çizmek gerekir.- Alt ve orta sınıfların finansallaşma ağlarına düşmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de konut kredileridir. Konutun bir gelecek güvencesi olarak görülmesi, orta sınıf ailelerin yaşamlarının önemli bir kısmını konut sahibi olmak için çalışmayla geçirmelerine, banka ve inşaat sermayesine yaşamsal kaynaklarının önemli bir kısmını aktarmalarına yol açmaktadır. Kar amaçlı olmayan ve isteyen ailelerin asgari ücretin %5’ini geçmeyecek kiralarla istedikleri kadar yaşayabilecekleri toplumsal konutların inşası toplumun güvence ihtiyacının karşılanması açısından anlamlı olacaktır. Birçok Avrupa şehrinde belediyeye ve kamuya ait konutların çoğunlukta olduğu Türkiye’de neredeyse hiç bilinmemektedir.

Emeğin metasızlaştırılması konusunda geliştirilen önerilerden birisi de evrensel temel gelir desteğidir. Evrensel temel gelir desteği önemli bir tartışma başlığı olarak birçok ülkede gündeme gelmiş durumdadır. Açıkçası 26 kişinin dünya nüfusunun yarısının yıllık geliri kadar servetinin varolduğunun bilindiği koşullarda evrensel temel gelir desteğinin bir hak olduğunun tartışılması bile gereksizdir. Evrensel temel gelir desteği, çalışarak edinilecek ücretten oldukça düşük seviyede bir ödemenin bir hak olarak verilmesi, hiçbir yoksulluk testi yaptırma zorunluluğuna bağlı olmaksızın sağlanması ilkesine dayanmaktadır. Kökleri Atina kent devletine kadar indirilebilecek bir tarihe de sahiptir. MÖ 461’de Atina’da gerçekleşen pleb devrimi sonrasında “yurttaşlara” (kadınlar ve köleler hariç) yasama ve yürütme faaliyetlerine düzenli bir biçimde katılabilsinler diye ödemeler yapılmaya başlanmıştı. Böylece daha düşük gelirli pleblerin siyasal topluma katılımları teşvik edilmişti. MÖ 411’de gerçekleşen oligarşik karşı devrime kadar da uygulandı. (Standing, 2017) Evrensel gelir desteği savunucuları, toplumsal servetin kolektif bir nitelik taşıdığını savunmaktadırlar, hiçbir kişisel servet kişinin salt kendi bireysel üretimi olarak algılanamaz. Her servet, geçmiş kuşakların çaba ve başarılarının da ürünüdür. Temel gelirin toplumsal adaleti sağlayacağı düşünülmez, ancak toplumsal adaleti sağlayabilecek alt sınıfları toplumsallaştırır ve güçlendirir, toplumun parçası olma duygusunu güçlendirir. Temel gelir hakkını savunanlar “sadece gerekli şartları sağlayanların temel gelire sahip olabilmesi gerektiğini” düşünenleri paternalist bir düşünceye sahip olmakla eleştirirler, hiçbir temel hakkın uygulanması diğer kişilerin belirleyiciliğine terk edilemez. Bu yüzden temel gelir desteği hakkı herhangi bir gerekçeyle men edilemez, kişinin elinden alınamaz. Solun kimi kesimlerinin evrensel temel gelir hakkına mesafeli olması muhafazakar ve liberal kimi kesimlerin evrensel temel geliri refah devletinin son kırıntılarını da ortadan kaldırmak için bir havuç olarak kullanma arzusundan kaynaklanıyor. Bu kaygıları gidermek açısından evrensel temel gelir çalışması yürütenlerin küresel örgütlenmesi BIEN, Seul’daki 16. Kongresi’nde temel gelir hakkının refah devletinin alternatifi değil destekleyicisi olarak görüldüğüne dair bir karar aldılar. Evrensel temel gelirin ve genel olarak emeğin metasızlaşmasının özellikle düşük ücretli ve kötü koşullarda çalışmanın hem ücret hem de koşullarının iyileştirilmesi hem de robotize edilmesi yönünde sonuçlar yaratacağı aşikar. Sağcıların “başarısız” insanlar olarak gördükleri yoksullara hiçbir şeyin karşılığı olmadan para verilmesine itiraz etmeleri saçmadır, ancak sınıfsal konumları gereği anlaşılırdır da. Sermaye kesimlerine sağlanan vergi indirimleri, teşvikler aslında sermaye birikiminin en önemli araçları olmuştur. Servetin yeniden dağıtılması konusunda evrensel gelir desteği uygulanabilir bir proje olarak değerlendirilebilir. Başta Hindistan’da yürütülen kimi pilot çalışmalar önemli sosyal iyileşme sağlamıştır.

Özellikle robotların üretime daha büyük oranlarda dahil olması sonrasında artması beklenen işsizlik koşullarında evrensel temel gelir desteği önemli bir politik önerme olarak sermaye temsilcilerinin de ilgisini çekmektedir. Kitlesel işsizlik koşullarında toplam talebi ayakta tutabilmek açısından vatandaşlık geliri uygulamak mali koşulları güçlü devletler açısından uygulanabilir bir talep olabilir. Burada sosyal politika ile ilgili talep ve mücadelelerin iki yönlü karakteri ile karşı karşıya geliyoruz. Herhangi bir ekonomi politikası, özel mülkiyeti gerçek anlamda ortadan kaldırma ve kamusal üretime geçme dışarıda tutulursa birçok farklı sınıfın politik aktörleri tarafından kullanılabilir. Örneğin evrensel temel gelir, bir tür genişletilmiş işsizlik sigortası uygulaması olarak İtalyan’ın yabancı düşmanı neofaşist partisinin lideri Salvini tarafından savunuldu ve kısmen hayata geçirildi. Sosyal güvenlik sistemini ilk kurumlaştıran kişi Bismarck’ın nasıl dişli bir sosyalist düşmanı olduğu hatırlanacaktır. Dolayısıyla taleplerin içeriğinden ziyade taleplerin hangi amaçlar için hangi aktörler tarafından kullanıldığı daha belirleyici olmaktadır. Egemen sınıfın farklı fraksiyonlarının politik aktörleri de içeriği bizimkilere benzeyen talepleri kullanabilir ancak onlar bunu alt sınıfların bağımsız davranabilme yeteneklerini ortadan kaldırmak onları kendi egemen sınıf içi fraksiyonlar mücadelesinde konumlandırmak için kullanırlar. Oysa sosyalistler açısından esas olan alt sınıfların bağımsız bir politik aktör olarak ortaya çıkmasını sağlayacak politik fırsat penceresini yaratmak, bunu mümkün kılacak politika gamını, taktikler bileşimini ortaya çıkarmaktır. Bu konuda çok güncel bir örnek olarak Erdoğan’ın Merkez Bankası ile kurduğu ilişkiye muhalif kesimlerden gelen tepkiler gözden geçirilebilir. Merkez Bankası bağımsızlığı finansal kapitalizmin alameti farikasıdır, bağımsız para politikası enflasyonu düşük tutarak finansal getirinin güvence altına tutulmasını sağlamaya çalışır. Dolayısıyla Merkez Bankası’nın bağımsızlığını küresel finans kapitalin çıkarlarından bağımsız bir ilke olarak görmek ve sahip çıkmak ne kadar anlamsızsa bundan yola çıkarak Erdoğan’ın Merkez Bankası’na müdahalesine kayıtsız kalmak, hatta hayırhah bakmak da absürttür, bu tarz absürtlükleri S-400 hamlesini anti-emperyalist bulan Güler-Okuyan tayfasına bırakmakta fayda vardır. Erdoğan’ın bir diktatörlük inşası amacıyla gerçekleştirdiği hamleleri solcu ve ilerici bulmak, 2000’lerin yetmez ama evetçiliğinin simetrisidir, ülkemizde böylesi saçmalıklara gönül indirecek maalesef bol miktarda insan bulunabilmektedir. Sonuç olarak bizlerin gözünü dikmesi gereken taleplerin içeriğinden ziyade altsınıfların bağımsız politik aktör haline gelmesinde engel mi yoksa köstek mi olduğudur. Böyle bakıldığında bir talebin sosyal demokrat olup olmadığının gerçek kriteri geçmişte kimler tarafından ne biçimde dillendirildiği değil bugünkü sosyal sınıflar piramidinde hangi güçleri ne ölçekte harekete geçirebileceğidir. Bu anlamıyla milyonlarca insanın yoksulluktan kurtarılması orada yaşayan alt sınıfların inisiyatifiyle değil de egemen sınıfın otoritesini güçlendirecek biçimde gerçekleştiyse başlı başına değer atfedilecek bir durum değildir. Bizler filantropist değil sosyalist olduğumuzu asla unutmamalıyız.

PROGRAMIN ANA BAŞLIKLARI

Metasızlaştırma, güvence toplumu inşa etme ve serveti yeniden dağıtma noktasında acil mücadele programımızın ortaya koyabileceği talepler sonuç olarak şöyle özetlenebilir:

Böylesi bir programın temel ekseni zenginden yoksula kaynak transferi ile işçileri neoliberalizmin ve krizin yıkıcı etkilerine karşı korumak olmalıdır.

1- Sosyal ücretin arttırılması kapsamında işsizler ve asgari ücretle çalışanlardan başlayarak ülkedeki yaklaşık 20 milyon hanenin ihtiyacı olan su, elektrik, doğalgaz, internet merkezi belli bir kota oranında bütçeden finanse edilmelidir. Giderlerin finansmanında başta 29 dolar milyarderi ve 180.000 dolar milyonerinin ödeyeceği ek vergiler kaynak olarak kullanılmalıdır.

2- İşsizlik Sigortası Fonu’nun işverenleri teşvik etmesi uygulamasına son verilmeli, tüm işsizler fonun işsizlik ödeneğinden yararlandırılmalıdır.

3- Artan oranlı veraset vergisiyle, zenginlerin miraslarının %70’i toplumsal eşitsizliği giderme fonuna aktarılmalı, bu fon asgari ücretle geçinenlerin maaşlarının %5’ini geçmeyecek kiralarla yaşayabilecekleri sosyal konutlar üretmelidir.

4- İşsizler ve asgari ücretlilere belediyeler ücretsiz ulaşım kartları sağlamalıdır.

5- Kamu-Özel İşbirliği adı altındaki yandaşlara kamusal kaynak aktarma amaçlı üretilen projeler derhal kamulaştırılmalı ve bunlara kaynak transferi sona erdirilmelidir. Son kertede özel hastanelerin hasta sayısını arttıracak Şehir Hastaneleri projeleri rafa kaldırılmalıdır.

6- Yeniden yapılandırmalar yoluyla büyük şirketlerin zararlarının toplumsallaştırılması uygulamasına son verilmelidir, iflas eden şirketlerin işçileri tarafından kooperatifleşerek üretimi sürdürmelerine destek verilmelidir.

7- Kentlerde kurulan tüketim kooperatiflerinin nakliye masraflarının yarısının devlet tarafından karşılanması sağlanarak kır ve kent nüfusları arasında halkın kendi inisiyatifine dayanan bağların kurulması ve tarımı bitiren aracı rantını ortadan kaldıracak piyasa-dışı ağların kurulması sağlanmalıdır.

8- Şirket karlarının %5’inin ayrılacağı işçi sandıkları kurulmalı, buralarda biriken kaynaklarla işçilerin şirketin yönetiminde pay sahibi olacağı ortaklık sistemlerinin oluşması sağlanmalıdır.

9- İş cinayetlerinin önüne geçilmesi için iş yerlerindeki iş güvenliği uzmanlarının maaşları devlet tarafından ödenmelidir.

10- Emekli maaşları yoksulluk sınırının üzerine çıkarılarak emeklilerin çalışması engellenmelidir.

Burada ortaya konan çerçeve taslaktır ancak temel mantık sadece eldeki sınırlı hakları korumak değil servet paylaşımını ve güvence inşasını gündeme getirecek yeni taleplerin ortaya konması olmalıdır. Sermayenin kriz koşullarında daha da zenginleşen kaymak tabakasından en alttakilere kaynak transferini gerçekleştirecek güncel talepler üretebilmektir. Güçlü bir anti-kapitalist krizle mücadele programını emekçi kitlelerle buluşturmak soyut ve güç dengelerinin gerçeğine uymayan bir demokratik anayasa tartışmasında sürüklenmekten çok daha öncelikli bir görevdir bizler açısından.

Kriz koşullarında böylesi bir hamleyi başaramamak sosyalistlerin toplumsal konumunu tartışmalı hale getirecek, bizlere duyulan hali hazırda sınırlı güveni daha da erozyona uğratacaktır.

SONUÇ

Neoliberalizme karşı küresel isyanların dirildiği koşullarda sokaklara dökülen kitlelerle sol hangi program üzerinden ortak hareket etme alanı yaratabilir? Bu yazıda, bu teması kuracak temel noktanın güvence talebini eksene koymak gerektiğini savundum. Bu güvencenin temini için gereken kaynakların vergilerle finanse edilmesi esastır. Finans kapital egemenliğine son vermeden, vergilerin arttırılmasını savunmak, faşizmin ve devasa bütçe açıklarının bulunduğu koşullarda alt sınıfların aleyhine sonuçlar yaratmaz mı? Böylesi çelişkiler kurmaca değil hayatın sahici çelişkileridir ve güncel mücadelenin yürütücüsü olarak bizler tarafından çözülmeyi beklemektedirler. Bu konuda solun alacağı en zayıf tutum kendi teorik doğruları ile ters düşmemek adına günlük mücadelelere taktik atmamak olacaktır. Fatih’te 4 kardeşin intiharı sonrasında BEDAŞ yetkilisinin elektriği kesmek için kapıda zuhur etmesi emekçi sınıfların içine itildiği acziyet, güvencesizlik ve sermayenin fütursuz arsızlığı arasındaki bağları son derece net bir biçimde ortaya koymuşken ekonomi konuşamamak solu felç etmektedir, bir sınıf çizgisinin görünürlük kazanmasını olanaksız hale getirmektedir. Planlama, kamusal mülkiyet ve özel mülkiyet arasındaki ilişkinin ne biçimde kurulacağı önemli bir tartışmadır ancak şu anda öncelikli olan neoliberalizmin emekçiler üzerinde yarattığı tahribatı acilen tedavi edecek ve servetin yeniden dağıtımını ana gündem haline getirecek bir mücadele programının inşasıdır.

Egemen sınıfların servetini yeniden dağıtma iddiasını görünür kılan bir sol, prekaryalaşmanın hızla devam ettiği koşullara güvence ekonomisi politikalarıyla yüklenen bir sol fark yaratır ve sınıfın örgütlenmesinin önünü açabilir. Bu taleplerin ilk bakıştaki basitliği ve albenisizliği kimseye burun kıvırtmamalıdır. Servetin yeniden dağıtılmasını ve güvence toplumunun inşa edilmesi taleplerini birkaç sosyalistin kuruntusu olmaktan çıkarıp emekçilerin ve alt orta sınıfların ciddi olarak sahiplendiği talepleri haline getirebilirsek sadece ülkemizde faşizmin ezilmesi anlamında değil dünyada da yeni bir sayfanın açılması noktasında önemli katkılar sunabiliriz.

KAYNAKÇA

Marx, K. (1990) Kapital 1. Cilt, çev: A. Bilgi, Ankara: Sol

Polanyi, K. (2000) Büyük Dönüşüm- Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çev. A. Buğra, İstanbul: İletişim

Srnicek, N. Williams, A. (2017) Geleceği İcat Etmek, Postkapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı bir Dünya, çev: A.E. Sabancı, Ankara: Deli Dolu

Standing, G. (2007) “Labor Recommodification in the Global Transformation”, Reading Karl Polanyi For the Twenty First Century- Market Economy as a political project içinde A. Buğra ve K. Ağartan (der.) New York: Palgrave

Standing, G. (2017) Basic Income: And how we can make it happen, London: Penguin

Yanıtla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.