Suriyeli Emeğin Hakkının Savunulması Türkiye Emeği için Hayatidir! – Burçak Sel

Suriyeli Emeğin Hakkının Savunulması Türkiye Emeği için Hayatidir! – Burçak Sel

Burçak Sel

Ülkemizde yaklaşık olarak beş milyon mülteci bulunmaktadır[1]. Bu sayının çok büyük bir kısmını (yaklaşık olarak 4 milyonunu) 2011’de Suriye’de yaşanan savaş sonucu kitlesel olarak Türkiye’ye gelmek durumunda kalan Suriyeliler oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfusun ise dağılımı sırasıyla Afgan, Iraklı, İranlı ve diğer uyruklardan olanlardır.[2] Görüldüğü üzere bu toplam üzerinde Suriyelilerin ezici çoğunluğu oluşturması mülteci denilince akla onların gelmesinin en önemli nedeni olup toplum genelinde bu kavrama karşılık gelen birçok problemin de çıkış noktasına işaret etmektedir. Örneğin “Suriyeliler işimizi elimizden alıyor.” cümlesine pek çoğumuzun aşina olması bir tesadüf değildir. Burada da daha çok mültecilerin emek rekabetine konu olması hatta bu rekabetten onların sorumlu sayılması ve söz konusu rekabetin sınıfsal bir perspektiften ele alınmadığı müddetçe bu yanılgının devam ederek sistem sorununu nasıl perçinleyeceğinin üzerinde durulacaktır.

Ülkemizin her ilindeki şehir merkezlerinde ya da kırsalda yaşam süren mülteciler, sosyal hayatın pek çok alanında ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Örneğin adalete, eğitime, sağlığa erişimleri ya da medya ve politika temsiliyetleri vatandaşlara nazaran kısıtlıdır. Tüm bu insan hakları bakımından eşitsizliğe maruz kalmalarının yanı sıra bir yandan da emek grupları arasındaki rekabete konu olmakta ve paylarına sosyal hayatın hemen her mecrasında hak ve hizmetlere erişmek bakımından dezavantajlılık düşmektedir. Bilhassa, “Suriyeliliğin”, milliyetçi perspektifin başat koşulu olan ayrımcılık mefhumunu tetikleyerek, sosyo-ekonomik koşulları son on yılın özellikle ikinci yarısından itibaren giderek ağırlaşan Türkiye insanı için en alt gruplardan başlayarak istihdam sorununu gündeme getirdiği ileri sürülebilir. Bu kesimin dericilik, ayakkabıcılık, tekstil, kaynakçılık, tarım ve hayvancılık gibi yerli iş gücünün çok da tercih etmediği sektörlere olan katma değerinin bilinmemesi ya da bilinen kesimlerce anlatılmaması bir yana sayelerinde canlandığı iddia edilebilecek bu sektörlerde nasıl bir istismara maruz kaldıkları, hangi koşullarda çalıştırıldıkları da görmezden gelinmektedir.

Çalışan mültecilerin çok büyük bir kesimi kayıtsız olarak ve yerli işçiye göre çok düşük ücretlerle ve çok yetersiz koşullarda çalışmaktadır. Ancak bu durum mültecinin tercihiyle değil, kayıtlı istihdama geçtiğinde sosyal yardımlardan ilgili düzenlemeler gereği mahrum kalacağı için ve bu boşluğu bilen ve onun emeğini kendi vatandaşına göre oldukça ucuza satın almaya eğilimli olan işverenin karşısında direnememesiyle ilgilidir. Yani mülteci, emeğini zorunlu olarak yerli işgücüne kıyasla oldukça ucuza satmakta ve kendi tercih etmediği nedenlerden dolayı bir rekabetin sorumlusu değil mağduru olmaktadır. Ortaya çıkan mağduriyette hem mülteci hesabına hem de yerli emek hesabına sorumlu olan ise sermaye kesimleri ve bu kesimin yarattığı sömürüye sessiz kalan devlettir. Maalesef ki emek örgütleri başta olmak üzere demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasal partilerin de bu sömürüye karşı kayıtsız kaldığı söylenebilir.[3]

Mülteciliğin varoluşsal olarak tüm dünyada daha dezavantajlı bir kategori olması dışında, ülkemizdeki pratik bu durumun biraz ötesindedir. Çünkü gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye, topraklarında şu an Avrupa’nın kimi ülkelerinin toplam nüfusundan kalabalık sayıda bir mülteci nüfusu barındırmaktadır.[4] Her şeyin ötesinde bu husus bile, bir ülke için üstesinden gelinmesi oldukça zor bir durumdur.  Ancak bu yükün ağırlığını kabul etmek, özellikle emek kesimleri üzerinde giderek artan sosyo-ekonomik baskı düşünüldüğünde sorumluluğu bu kesimler arasında en kırılgan ve hassas olan gruba yüklemek anlamına gelmemelidir. Bilinmelidir ki bir yapıdaki çürümenin etkili önlemler alınmadığı takdirde en aşağıdan yukarıya tırmanması an meselesidir. Dolayısıyla Suriyeli emeğin hakkının savunulması Türkiye emeği için hayatidir.

Bu bağlamda emeğin milliyetini ayırmadan, hatta önce dezavantajlı olandan doğru geliştirilmiş bir perspektifle sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve siyasal partilerin mülteciler bakımından spesifik program geliştirmeleri ve uygulamaları gerekmektedir ki bu programlar orta vadede ortaklaştırılarak kolektif şekilde de uygulanabilir. En kısa vadede ise bu sahipsiz emek grubunun bütün bir çalışma koşullarına, güvencesizliğe ve deli dizgin bir sömürüye rağmen hangi sektörlere ne kadar katkı sunduklarının toplum kesimlerine anlatılmasıyla başlanılabilir. Ancak böylesine güçlü bir ses karşısında bu haksızlığa üç maymun oynayan devlete ve bundan tarihin her döneminde olduğu gibi bu döneminde de kar sağlayan sermaye gruplarına bir direnç oluşturulabilir.


[1] Bu yazıda geçen mülteci kavramı, yaşadığı ülkeden istemeden ayrılmak durumunda kalan göçmenlere karşılık gelmektedir.

[2] https://www.goc.gov.tr/uluslararasi-koruma-istatistikler 20.06.2021’de erişildi.

[3] Türkiye’de Birleşik Metal-İş dışında herhangi bir sendikanın mülteci alanıyla ilgili özel bir çalışma yürütmediği bilinmektedir.

[4] Örneğin İrlanda’nın nüfusu son verilere göre 4.630.000’dir.

Yanıtla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.