Rapor: Türkiye’de Tarikatların Bugünü

Anasayfa Analiz Rapor: Türkiye’de Tarikatların Bugünü
Rapor: Türkiye’de Tarikatların Bugünü

 
Hazırlayanlar : Hande Gazey, Sevi Gizem Zeybek, Kemal Yılmaz, Tuna Koç

Türkiye AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana hızlı bir gericileşme sürecine girdi. Bu süreç, sadece AKP’nin icraatlarında veyahut söylemlerinde somutlaşan bir durum değil. Her ne kadar 4+4+4, İmam Hatiplerin yaygınlaşması, İstanbul Sözleşmesini fiilen uygulamama gibi politikalar doğrudan Türkiye’de laikliğe doğrudan ve somut saldırılar olsa da tüm bu saldırıların toplum nezdinde irili ufaklı bir karşılığının, dönüşümünün olması açısından da Erdoğan’ın devlet üzerinde kurduğu idari ve ekonomik hegemonyayı sağlayabilmesi açısından da ihtiyacı olduğu bir fenomen Türkiye’de tarikatlar. Özellikle geçtiğimiz günlerde en son Uşşaki tarikatında çıkan skandal ve tarikatın iktidarla yakınlığının ortaya çıkması tekrardan bu konuyu gündeme getirmişti. Peki bugün Türkiye’de tarikatların varlığını incelerken öncelikle nasıl yaklaşmak gerekir?

Dünden bugüne tarikat-iktidar ilişkisi

Tarikatların Türkiye’de lokal ve idari etkisi her ne kadar cumhuriyet öncesine dayansa da tek parti dönemi tarikatların iktidarla ilişkisinin büyük ölçüde bir düşmanlık ilişkisi olduğu düşünüldüğünde bugünün siyasi koşulları içerisinde bir izlek oluşturabilmek için çok partili döneme bakmakta yarar var. Tarikatların iktidarla yakınlaşması ilk olarak Adnan Menderes dönemine denk gelmektedir. Açıktan cumhuriyet düşmanı ve şeriatçı Said-i Nursi’ye Menderes kol kanat germişti. Bu kol kanat germenin iki temel sebebi olduğunu görebiliyoruz. Birincisi, kişilerin ve tarikatlarının toplum nezdindeki etkisini oy pazarlığı için kullanmak, ikincisi ise ülkede bağımsızlıkçı, laik, çağdaş ve aydınlıkçı eğilimleri dönüştürebilmek ve baskı altına alabilmek. Bu iki temel eğilim, uzun yıllar boyunca sağ partilerin tarikatlarla kurduğu ilişkinin temel motivasyonu olmuştu. Bunun karşılığında da tarikatlar kuran kurslarında, yurtlarda örgütlenme imkanı bulup yine iktidar desteği ile ekonomik rant sağlayarak daha da palazlanacak, etki güçlerini arttıracaklardı. Bu karşılıklı çıkar ilişkisi, 27 Mayıs’ta Menderes’in Demokrat Partisinin tasfiyesinden sonra da devam etti. Tarikatların çoğu, Menderes’in devamcısı olarak gördüğü Demirel’e desteklerini sürdürdüler. Bunun yanında, ülkede yükselen devrimci harekete karşılık tarikatlar, CIA ve MİT desteğiyle Komünizmle Mücadele Dernekleri kurarak kontrgerilla faaliyetlerinin de içerisinde bulundular. Ağırlıklı olarak bu çevrelerden gelenlerin örgütlü olduğu MTTB gibi yapılar da yine faşist saldırıların odağı oldu. Tüm bunları ABD’nin özellikle Menderes iktidarından itibaren Türkiye’yi kendine bağımlı hale getirme çabası, bu bağımlılığın devamı olarak da İslamcı ve milliyetçi yapıların finansmanı ve eğitimiyle öncelikli olarak komünizmle mücadele ve sonraki dönemlerde daha bütünleyici şekilde yeşil kuşak projeleriyle dönüştürme planlarından bağımsız değildi.

12 Eylül: Yeni Başlangıç

Nitekim, 12 Eylül darbesi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi formülüyle toptan bir gericileştirme sürecinin asıl başlangıcı haline geldi. Artık Menderes, Demirel, Erbakan gibi iktidar olabildikçe ve menfaatler uyuştukça destek alabilen tarikatlar, darbe sonrası ciddi bir refaha kavuştular. Kenan Evren cuntası, darbenin sonucunda ağırlıklı olarak devrimcileri, sembolik olarak da ülkücüleri ve siyasi önderlerini hapse atmış fakat 1980 öncesi de aktif olan Akıncılar gibi İslami faşist gruplara veyahut tarikatlara dokunmamıştı. Evren’in mitinglerinde ayetler ağzından düşmüyordu. Bunun bir sebebi sonraki süreçte Anayasa referandumu gibi meşruiyet ihtiyacı güdecekleri dönüm noktalarında tarikatlardan destek almaktıysa da bir diğer sebebi de toplumdaki çağdaş, laik, aydın, bağımsızlıkçı, devrimci eğilimleri temelden koparmaktı. Ana akım partilerden taban örgütlenmelerine solun silah zoruyla sokaklardan çektirildiği bir dönem, darbe korkusuyla da herhangi bir siyasi yönelim kendine alan bulamazken, tarikatlar bu boşlukta semirdi. Nurcular, Nakşibendiler, Gülenciler, Süleymancılar, Işıkçılar gibi birçok yapı kendisine nefes buldu. Fakat bu da tek başına o anki politik atmosferde hegemonya kurmak için yeterli değildi. Tarikatların ekonomik ve toplumsal etki alanlarını en fazla büyütme imkanı Turgut Özal zamanında gerçekleşti. Öğrenci yurtlarından ticari şirketlere kadar tarikatların büyüyebilmesi için kredi alma yollarını açtı, irticai faaliyet kapsamında kendilerine yönelik olası yargılamalarını önledi, Gülen tarikatının yurt dışında örgütlenebilmesi de yine Özal sayesinde olabilmişti.

Tüm bu süreçler, tarikatların ülke içerisinde, 12 Eylül sonrası apolitikleştirilen bir toplumsal alanda kendilerine ciddi oranda güç bulabilmelerini sağladı ve AKP’nin öncülü olan Refah Partisinin yükselişi sayesinde de ilk kez siyasi anlamda da görünür bir söz sahibi oldular. Devlet içerisine Refah karşıtı klikler de Gülen’i bir karşıtı olarak daha çok desteklediler ve aslında Türkiye’nin 2002-2013 arası en büyük ittifakı (o dönemin Refah Parti İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan ve partinin karşısına makul Müslüman olarak çıkarılan Fethullah Gülen) bu dönemde kendilerine toplumsal ve siyasal anlamda ciddi bir destek ve zemin buldu. 1980 darbesinin uzun süre Ecevit, Demirel gibi isimlere uyguladığı siyasi yasaklar, sol, sosyalist yapılara uygulanan baskı, sokakları, özellikle yoksul mahalleleri siyasi seçenek olarak Özal’ın ANAP’ına, Refah Partisine ve toplumsal örgütlenme olarak tarikatlara itmişti.

2002: AKP-Gülen Devlete Sızıyor

2002’de AKP, Refah Partisi’nin radikalliğinden arındığını, liberal, AB’ci bir parti olduğunu her fırsatta dile getirerek iktidara geldiğinde en büyük destekçisi bu kez Gülen tarikatıydı. 90’lı yıllarda gerektiğinde radikalleşen diğer tarikatlara karşı hep devletçi pozisyonda yer almış, gerektiğinde Körfez savaşında dahi Irak’ı suçlayıp İsrailli bebeklere ağlayacak kadar sıra dışı açıklamaları olan Gülen, bunun karşılığını o dönemde polis teşkilatına sızmasına ses çıkarılmayarak almıştı. Türkiye’de tarikatlar ve iktidarlar arasındaki ilişkinin en kritik dönüm noktalarından biri olarak bir tarikat çok ciddi düzeyde devlet kadroları içerisine sızmıştı. Öncesinde kendisi de İskender paşa tarikatı üyesi olan Özal’ın AYM’ye İslamcı hakim atamasından bu yana tarikatların ülkede yapabildiği en büyük atılımdı Gülencilerin polis tarikatına sızması. Sınavlarda hile ve torpil yaparak ağırlıklı olarak istihbarat ve terörle mücadele şubelerinde örgütlenmişler, diğer polisleri liste liste fişlemişlerdi. 2002 yılına gelindiğinde artık hem yurt dışında hem yurt içinde onlarca okulu ve dershanesi olan, başka dini temsilcilerle görüşme imkanı verilmiş Gülen aynı zamanda polis teşkilatında da doğrudan güç sahibiydi. Bu gücü, yargı ve askeri alanda da yaymak isteği, AKP’nin o dönem ideolojik olarak karşısında olan ve istediği neoliberalleşme ve gericileşme politikalarının önünde gördüğü, halihazırda muhtıra ve parti kapatma davalarıyla açıktan siyasi varlığını tehdit eden statükoyu dağıtma hevesiyle birleşince 2007 Ergenekon operasyonu, 2010 Balyoz operasyonu ve yine 2010 Anayasa referandumuyla hem ordu içerisinde bir tasfiye başlattı, hem yargıda Gülenci savcılara ciddi bir etki alanı sağlandı hem de HSYK üzerinden yüksek yargıda da düşmanı olarak gördüğü statükoyu dağıtabilme imkanı buldu. 2010 yılı bu anlamda Türkiye’de bir tarikatın iktidar desteğiyle devlet içerisinde yargı, polis ve ordu içerisinde hakim olabildiği yıl olarak tarihe yazıldı.

FETÖ’nün Yerine Yeni Tarikatlar

Bu ittifakın nasıl neden çatladığı ve eve dön çağrıları yapılan Gülen’in nasıl FETÖ olduğu herkesin malumu, dolayısıyla bu noktadan sonra dikkat edilmesi gereken kısım Gülenciler tasfiye edilirken diğer tarikatların bu durumdan nasıl etkilendiği kısmı. 2002’den 2013’e kadar, her ne kadar muhafazakar bir parti iktidarı tüm islami yapılar için bir avantaj olsa da çoğu Gülencilerin kayrılmasından şikayet ediyor, kendilerine adil şekilde destek olunmadığını neredeyse açıktan söylüyorlardı. Başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin tüm yetkin kadrolarının birden fazla tarikatla doğrudan ilişkisi olmasına rağmen Gülenciler dışında kalan tarikatların bugünkü haline gelecek oranda serpilmesi de Gülencilerin tasfiyesiyle başlamıştı. Yukarıda da bahsedilen Uşşaki tarikatının iktidarla yakınlığına baktığımızda doğrudan istismar zanlısı tarikat lideri Fatih Nurullah’ın kendi sözleriyle, devlete, Erdoğan’a güvenlik güçlerine girebilmeleri için yüzlerce genç yollamışlardı.

Gerçekten de 17-25 Aralık sonrası dönem, Gülencilerin tamamen tasfiyesi zorlu bir süreç olsa da artık devlet içerisinde kadrolaşmak çok daha kolaylaşmış ve iktidarından beri devlette, özellikle yargı ve güvenlik güçlerinde kadro eksikliği çeken AKP, bu boşluğu sadece eski düşmanları olan kimi ulusalcı, milliyetçi kliklerle değil, yapabildikleri imkanlarda tarikatlarla doldurmuşlardı. Raporun devamında da değinileceği üzere Sağlık ve Eğitim Bakanlıklarında ve ilgili sektörlerde geçmişten beri farklı tarikatların örgütlenmeleri mevcutken, yeni oluşan boşlukta diğer tarikatlara da gün doğmuştu. Bunun da ötesinde tarikatlar MEB’in KYK’nin etkinliklerinde de boy gösterir hale gelmişti. Türkiye’nin özellikle OHAL döneminde çok daha yükselen otoriterleşme ve gericileşme süreçlerinden en çok faydayı ideolojik olarak da tarikatlar sağlamıştı. Bu faydalardan Irak ve Suriye’de yükselen IŞİD benzeri veya doğrudan sempatizanı kökten dinci gruplar da yararlanmış, Batman’dan, Adıyaman’a, Ankara’nın göbeğindeki Hacı Bayram’a kadar devletin ve istihbaratın gözü önünde serpilmişlerdi.

Tüm bu desteğin en önemli kaynaklarından birinin de kamu harcamaları olduğu göz önünde bulundurulmalı. Özellikle 24 Haziran seçimlerinden sonra İstanbul’da yandaş şirketler kadar tarikatlar da ciddi oranda mali destek kaybetti. Peki siyasi yararı ve desteği açık olan, devlet içerisinde de şu anda AKP lehine kadro boşluğu dolduran bu tarikatlar bugün Türkiye’nin toplumsal dönüşümü açısından ne ifade etmektedir ve nasıl örgütlenmektedirler?

Tarikat ve Rant Kıskacında Eğitim

Geçmişten günümüze eğitim politikaları, iktidarların ideolojilerini sürdürme amaçlarına hizmet eder nitelikte şekillenmiştir. AKP döneminde de Milli Eğitim Bakanlığının birçok tarikat ve cemaatle açıktan yürüttüğü işbirliği politikaların, iktidarın “kindar, dindar nesil yetiştirme” düsturuna hizmet ettiği düşünülebilir. Var olma amacı din sömürüsü üzerinden toplumsal güç ve para elde etmek olan tarikat ve cemaatler, toplum nezdinde görünürlük ve güven kazanmanın bir yolu olarak eğitim sisteminde kendilerine alan açmayı oldukça önemsemektedirler. Günümüz iktidarının ideolojik konumlanması ile tarikat ve cemaatlerin eğitim alanına kök salma beklentisi arasında güçlü bir çıkar ilişkisi bulunduğu aşikârdır. Bu çıkar ilişkisi, çocuklarımızın en temel haklarından biri olan eğitim hakkı üzerinden tüm topluma yapılan bir saldırı niteliği taşımaktadır. 2018 yılında yayınlanan bir rapora göre ülkemizde 30 farklı tarikat ve bu tarikatların 400 farklı kolu bulunmaktadır. Tüm bu yapılar farklı farklı vakıf ve dernekler aracılığıyla eğitim bakanlığı ile koltuğa oturmakta, çocuklarımızın eğitimi hakkında söz sahibi olmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığının derneklerle ve vakıflarla yapmış olduğu anlaşmalar, MEB’in kamusal eğitim sorumluluğunu İslamcı yapılara devretmiş olduğunu gösterir niteliktedir. Yapılan anlaşmalar, birçok tarikat ve cemaatin İslamcı dernekler aracılığıyla okullarımızı bir örgütlenme alanı olarak kullanmasına alan açmaktadır. Örneğin, 2019 yılında “Sosyal etkinlikler yönetmeliği”’nde yapılan değişiklikler ile dini vakıf ve derneklerin okullarda faaliyet yapmasının önü açılmıştır. Diğer bir yandan, ismi istismar haberleriyle gündemden düşmeyen Ensar Vakfı ile yapılan protokoller, değerler eğitimi adı altında hiçbir pedagojik formasyonu bulunmayan İslamcı kişilerin okullarımızda ders adı altında hutbeler vermesinin önünü açmıştır. Ayrıcı tarikatlarla organik bağı bulunduğu bilinen Okçuluk Vakfı gibi yapılar da MEB’e bağlı okullarda “hizmet içi eğitim” kapsamında öğretmenlerle etkileşime geçmekte, adeta okullarımızı bir örgütlenme alanı olarak kullanmaktadırlar.

Diğer bir taraftan özelleştirme ve piyasalaştırma politikaları ile bir rant aracına dönüşen eğitim alanı, tarikat ve cemaatlerin sömürüsüne daha da açık bir hale getirilmiştir. 1965 yılında yürürlüğe giren yasa ile Türkiye’de özel okulların önü açılmış, 1980 darbesi sonrasındaysa bu okulların sayısında anlamlı bir artış yaşanmıştır. AKP hükümeti 2003 yılında çıkardığı acil eylem planı ile %2,5 olan özel okul payını %10’ a çıkarmayı hedeflemiş ve “özel okullara destek” uygulamasını başlatmıştır. Tüm bu değişimlerle devlet bütçesi, kamusal eğitim harcamaları payından çalınarak “eğitim sektörüne” adeta bir sermaye olarak sunulmuştur. 2012 yılında yürürlüğe giren 4+4+4 uygulamasıyla birlikte imam hatipleşme oranlarında 7 kat, özel okul oranlarında ise 12 kat artış görülmüştür. Bu rakamların bize sunduğu tablo, ancak parası olan çocukların bilimsel eğitime ulaşabildiğini, yoksul halk çocukları için temel seçenek olarak dini eğitimin dayatıldığını göstermektedir. Diğer bir taraftan eğitim olanaklarına ulaşmak için yurtlarda kalmaya ihtiyaç duyan çocukların bu talepleri devlet tarafından karşılanmamış, devletin açık bıraktığı bu alan tarikat ve cemaatler tarafında doldurulmuştur. Bu yurtlarda yaşanan istismar vakalarının acı haberleri tüm ülkeyi derinden sarsmış, Ensar skandalı üstüne Aladağ patlak vermiştir. Tüm bu karanlık tablo devletin kamusal eğitim sorumluluğunu yerine getirmemesi, gerekli denetimlerin gerçekleşmemesi ve tarikatların eğitim alanını ele geçirmesi sebebiyle yaşanmaktadır.  

Eğitim alanında tarikatlaşmanın bir diğer göstergesi ise müfredatın her geçen gün bilimsel niteliğinden daha da uzak bir hale getirilmesidir. 1982 yılında zorunlu hale getirilen din derslerine ek olarak birçok farklı din dersi seçmelisi açılmış ve bu dersler için hiçbir pedagojik formasyonu olmayan kişiler öğretmen olarak okullarımıza yerleştirilmiştir. Artan din derslerinin yanı sıra birçok dersin içeriği de dini değerlere uygunluk adı altında gözden geçirilmiştir, örneğin evrim eğitimi dine aykırı olması gerekçesiyle müfredattan kaldırılmıştır. Ardından değerler eğitimi adı altında Türk-İslam sentezi ideolojileri çocuklarımıza empoze edilmeye çalışılmıştır. Bilimsel bilgiden uzaklaşarak dini değerlerin eğitim sistemini şekillendirmesine izin verilmesi apaçık bir hak ihlalidir.

Tarikatların örgütlenme üssü olarak kullandığı bir diğer alan is kamusal eğitimin görmezden geldiği okul öncesi eğitim ve kreşlerdir. Bilimsel çalışmalar okul öncesi eğitimin çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimi üzerindeki destekleyici etkisinin vaz geçilmez bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Ancak ülkemizde okul öncesi çağdaki 3-5 yaş grubu çocuklarının %64,48’i, 4-5 yaş grubunun %54,30’u, 5 yaş grubunun ise % 41,21’i okul öncesi eğitim haklarından mahrum bırakılmaktadır. Devletin sağlayamadığı okul öncesi eğitimin yerini tarikat ve cemaatler doldurmaktadır. Neredeyse her mahallede camilerde açılan çocuklara yönelik kuran kurslarını görmek mümkündür. Üstelik bu kurslar diyanet bakanlığı tarafınca da desteklenmekte, ilahiyat mezunu kişiler bu kurslara öğretmen olarak atanmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar, erken yaşta verilen dini eğitimin olumsuz etkilerini defalarca kez göstermiştir. Üstelik bu kursların devlet destekli denetimi de ihmal edilmektedir. Bu uygulamalar ne yazık ki çocuklarımızın her geçen gün yeni bir psikolojik, fiziksel ve cinsel istismara maruz kalmasına sebep olmaktadır.

Özetle, tarikat ve rant kıskacına sıkışmış eğitim sistemi her geçen gün daha da dibe çökmekte, çocuklarımız ve toplum üzerinde geri dönüşü olmaz yaralar açmaktadır. Bu karanlık tabloya dur demek için parasız, bilimsel, laik eğitim en acil talebimiz olarak önümüzde durmalıdır. Kamusal, parasız, demokratik, nitelikli, bilimsel eğitimin önündeki engellerin kaldırılması için somut adımlar atılmalı, eğitimde ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme politikalarına derhal son verilmelidir. 

Tarikatların Gelişiminde Mekanın Örgütlenmesinin Önemi

18 yıllık AKP döneminin en çarpıcı özelliklerinden birisi kuşkusuz rantçı politikalar ekseninde kurulan çılgınca bir yapılaşma modelidir. Bu model bir yandan ülkemizi ekonomik açıdan derin bir krize sokarken diğer yandan da cemaat ve tarikatların örgütlenmek için ihtiyaç duyduğu mekânsal gereksinimlerini de karşılamaktadır. Konut ölçeğinden kamusal mekanlara, öğrenci yurtlarından hastanelere, boş bulunan her alana dikilen camilere kadar varan tüm bu yapılaşma örnekleri hem kentlerin fiziki yapısını değiştirmiş hem de cemaat ve tarikatların kent yaşamı içerisinde de açıkça örgütlenebilmelerine imkan tanımıştır.

Toki- konut mimarisi ve gündelik hayatın İslamileştirilmesi

Refah Partisi’nden belediye başkanı olan Erdoğan ve Melih Gökçek döneminde, TOKİ aracılığıyla, Ankara ve İstanbul’da siyasal İslamcı ideolojinin gündelik hayatı dönüştürmeye başladığı iki mega projeye, Başakşehir ve Kuzey Ankara projelerine imza atıldı. Bugüne kadar gelinen noktada gittikçe büyüyerek Türkiye genelinde 700 binden fazla konut üreten TOKİ kurumu, konut sektöründe egemenliğini kurmuştur. TOKİ aracılığıyla özellikle büyük kentlerdeki gecekondu ve atıl bölgelerin dönüşümüyle başlayan süreç daha sonra tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Güvenlikli site modelinin öncüsü olan bu yapılar, mahalle kültürüne ciddi oranda bozmuş, yoksul halk, orta sınıf ve elit kesim için hazırlanan farklı projelerle sınıflar arasındaki ayrım da derinleştirilmiştir. 1980 darbesi öncesi dayanışmanın, direnişin ve sol kültürün filizlendiği bu yaşam alanlarının, darbe sonrası sol örgütlerin yıpratılmasıyla birlikte boşalan alanın İslami bir kimlikle dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Mahalle kütüphaneleri, halkevleri gibi kültürel faaliyetlerin yerini artık dini sohbetler, siteye yakın kültür merkezindeki islami paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri üzerinden yürüdüğü faaliyetlere bıraktı. Direnişin ve dayanışmanın sembolü olan bu yerlerde mimarlık eliyle toplumsal ilişkiler dönüştürülmüş, eski hafıza yok edilerek güvenlikli siteler içinde İslami bir karaktere büründürülmüştür. Cemaat ilişkilerinin kentsel yaşamda evlerin içine kadar girebilmesinin önü açılmıştır. Diyanet ve İsmail ağa cemaatinin TOKİ’den alınan evler için ödenen faizin caiz olduğu ile ilgili yaptıkları fetvalar da islami kesimi TOKİ konutlarına yönlendirdiklerine dair ciddi bir kanıt sunuyor.   

İbadethanelerin İşlevselliği

Diyanet verilerine göre şu an Türkiye’de 90 bini aşkın camii bulunmakta. Müslüman kesimin toplu ibadet yeri olan camiiler aynı zamanda cemaat merkezleri ve siyasal İslamcı ideolojiyi yayan merkezler olarak da kullanılmakta. Örneğin yakın bir döneme kadar hükümetlerle ortaklık yapan ve AKP döneminin en önemli tarikatlarından biri olan Gülen cemaati, Fethullah Gülen’in imamlık yaptığı İzmir’deki Hisar camisini merkez olarak kullanıyordu. Bir başka örnek olarak İstanbul Fatih’te bulunan İsmail ağa camii de aynı isimli cemaatin merkezi konumunda. Bunlar gibi sayabileceğimiz birçok küçüklü büyüklü tarikatların bir camii mekanı üzerinden cemaatini örgütlediğini görüyoruz. Bir ibadet alanı olmanın ötesinde İslamcı ideolojiyi yaymak için kullanılan bu camii örnekleri, Diyanet’in de göz yummasıyla hatta destekleriyle faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Bunun yanı sıra AKP döneminde Diyanet’e sonsuz bütçe verilerek gerçekleştirilen yoğun camii inşaları, laik kesimin yaşam alanlarına da saldırarak, kamusal mekanın İslami karaktere büründürülmesine aracılık ediyor. Bazı örneklerinde gördüğümüz, neoliberalizmle uyumlu, içinde AVM ve kafelerin bulunduğu, kurandan karate kursuna kadar birbiriyle alakasız kursları içeren camii örnekleri sosyal yaşantımıza da dahil oluyor. Bunun en önemli getirilerinden birisi de cemaatlerin geniş kesimlerle de ilişki kurmalarını kolaylaştırıyor. 

Ayasofya

Erdoğan’ın Ayasofya’yı camiye dönüştürme kararı, birçok tarihsel katmanı içinde barındıran, dinler üstü oldukça önemli bir yapıyı ‘fethederek’ otoritesini güçlendirme iradesinden geliyor. İslamcı tabanı hareketlendirerek; Cumhuriyet değerlerine, laikliğe karşı olan savaşını bir adım ileriye taşıdı. Uşşaki tarikatı lideri Fatih Nurullah’ın da “Hele İslami devlet olsun; en güzel sarığı biz saracağız, en güzel cübbeleri biz giyeceğiz. Vakti saati var her şeyin. Mesela başörtü meselesi çözüldü değil mi? Ayasofya mayasofya, Tayyip Bey ‘bekleyin’ dedi. Ayasofya açıldı…. Devletin kontrol mekanizmalarında olalım. Çünkü ne idüğü belirsizler karar mekanizmalarına geçince Müslümanlar sıkıntı çekiyor.” sözleri cemaatler işbirliğiyle sistematik bir şekilde İslam devleti yaratma isteğinin ifadesidir. Ayasofya dönüşümü de gündem değiştirmekten daha öte kültürel, tarihi ve mimari anlamda anıtsal bir değeri olan yapı üzerinden kurmak istedikleri İslami devletin tüm dünyaya dikte edilmesi şeklinde okunabilir.   

Sağlıkta Tarikat Örgütlenmeleri ve İslami Pratikler

AKP iktidarında ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla birlikte sağlık hizmetleri piyasanın emrine sunuldu. Ticarileşen sağlık ortamı sonucunda halkın parasız ve nitelikli sağlık hizmetine erişimi her geçen gün zorlaştı. Kamucu sağlık anlayışı kademe kademe tasfiye edildi.

Sağlık aynı zamanda tarikatların örgütlenme üssü ve rant alanı haline de getirildi. Hatta o kadar ki sağlık bakanı değişimlerine göre sağlık alanında hangi tarikat örgütlenmesinin etkin olacağı bile kamuoyuna yansımış bir tartışma! Fahrettin Koca Sağlık Bakanı olarak göreve başladığında tartışmalar, Recep Akdağ döneminde sağlıkta örgütlenmiş olan Menzil tarikatının tasfiye edilerek yerine İskender Paşa tarikatı mı etkin olacak soruları ile durumu ortaya sermekteydi.

Gazeteci Saygı Öztürk’ün “Menzil Bir Tarikatın İki Yüzü” isimli kitabında Menzil tarikatı şeyhleri, Recep Akdağ’ın Menzil tarikatı ile ilişkisini ve tarikatın Sağlık Bakanlığındaki gücünü apaçık anlatmaktaydı. Sağlık Bakanlığındaki Menzil örgütlenmesine ilişkin tartışmalar birçok defa meclise soru önergesi olarak getirilmiş fakat cevapsız kaldı. En dikkat çekicilerinden biri tarikat mensuplarının kullandığı araçlarda bulunan ve tarikat içerisinde şeyhlere söylenen “gavs” hitabına atıf olan GVS ibaresinin Sağlık Bakanlığına ait ambulans uçaklarda da bulunması idi. Menzil tarikatı sağlık alanındaki piyasalaşmanın rantından da payını alıyordu. BirGün Gazetesi’inde yayınlanan habere göre, 2017 yılında ilk Sağlık Turizmi yetki belgesinin Menzil tarikatına ait olan Özel Emsey Hospital hastanesine verilmesi bunun örneklerinden biri. Tarikata ait olan Sağlık Turizmi Derneği ve Kamu Özel Ortaklığı Derneği tam da iktidarın sağlıkta piyasalaşma zeminlerini işaret eder nitelikte.

2011’de yürürlüğe giren “Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yapısını” düzenleyen KHK ile devletin sağlık hizmeti sunumundan tümüyle çekilmesinin, sağlık emekçilerinin güvencesizleşmesinin, hastanelerin şirket CEO’ları tarafından yönetilmesinin ve “paran kadar sağlık” anlamına gelen uygulamanın önü açılmıştı. Bu dönemde Kamu Hastaneler Birliği’nde görev yapmak üzere 10 bin 300 sözleşmeli yönetici atanmıştı. Bu kadrolara Menzil tarikatına mensup kişilerin getirildiği de tartışmalar arasında idi. 2017 yılında Recep Akdağ’ın Sağlık Bakanlığı’ndan alınmasından sonra, 6 yıldır uygulanan sistem değiştirildi. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Kamu Hastaneleri Kurumu kaldırıldı, bunlar 2011 yılından önce olduğu gibi yeniden genel müdürlüğe dönüştürüldü. Kadroları iptal edilen kurumların üst düzey yöneticileri ile il/ilçe sağlık müdürlerinin de görev süreleri sona erdirildi. Yeni teşkilat yapısı müdürlükleri yeniden tek çatı altında toplarken bakanlıkta 10 bine yakın yeni sözleşmeli personel kadrosunu da yaratıyordu. Bu noktada tartışmalar Menzilin tasfiyesine geldi. Sağlık Bakanlığı’ndaki tarikat kadrolaşmasında ve sağlıkta piyasalaşma rantında, Sağlık Bakanı olarak Fahrettin Koca’nın atanması ile İskender Paşa tarikatı da sahneye çıktı.

Sağlık Bakanı, tıpkı Menzil gibi sağlığın piyasalaşması ve özelleşmesinin rantından fayda sağlayan İskender Paşa tarikatına yakınlığı ile biliniyor ve aynı zamanda özel hastaneler grubu sahibi. 2001’de İskender Paşa tarikatının lideri Mahmut Esad Coşan’ın ölümünün ardından yerine geçen oğlu Nureddin Coşan, gruba ait Esma Hatun Hastanesi’nin ismini Medipol olarak değiştiriyor. Fahrettin Koca ise o dönemde holdinge bağlı Hak-sağ Sağlık Hizmetleri A.Ş.’nin yönetim kurulunda. Fahrettin Koca başkanlığında şimdiki adıyla Türkiye Sağlık ve Eğitim ve Araştırma Vakfı kuruluyor. 2009 yılında ise vakıf tarafından Medipol Üniversitesi kuruldu.

Mayıs 2009’da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından ‘kamu yararına dönük’ eğitim hizmetlerinde kullanılması koşuluyla Maliye Bakanlığı’na devredilen TEKEL’in Unkapanı’nda bulunan binası Temmuz 2009’da üniversiteye 49 yıllığına tahsis edildi. 2010’da Beykoz Kavacık’ta bulunan yaklaşık 220 bin metrekarelik arazinin imar planı değişikliği vakfın başvurusu üzerine İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde gerçekleştirildi. Burada Medipol Üniversitesi kampüsü kuruldu. Koca’nın

2019 yılında ise TCDD’nin Hazine ve Maliye Bakanlığı ile TOKİ’ye devrettiği Ankara’daki misafirhane ve müze binası, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın da kurucuları arasında olduğu Medipol Üniversitesi’ne verildi.

Sağlıkta Dinselleşme

Sağlık Bakanlığı’nda tarikat kadrolaşması ve sağlık hizmetlerinin tarikatların talanına açılmasının yanında sağlıkta dinselleşme de adım adım örülen bir süreç. 95-98 yılları arasında Refah Partisi ve DYP koalisyonu sırasında Ankara Tabip Odası’nın itirazı sonucu Danıştay tarafından durdurulan imamların manevi hizmetler adı altında hastanelerde görevlendirilmesi uygulaması AKP iktidarında aşama aşama uygulamaya konuldu. 2009’da Diyanet İşleri Başkanlığı 4. Din Şurası’nda aldığı kararla, “sosyal açılımlı din hizmetleri stratejisi” adıyla ve sosyal hizmet üniteleri, hastaneler, sağlık ocakları gibi değişik hizmet alanlarında yeni dini yapılanma ve düzenlemelere ihtiyaç olduğu gerekçesiyle, Diyanet faaliyetlerini cami dışına taşıma kararı aldı. 24 Mayıs 2012’de Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu tarafından Ankara’da “Din Psikolojisi ve Manevi Bakım Çalıştayı” gerçekleştirdi. 2013 yılında ise din görevlilerinin evde bakım çalışmaları, hastanelere taşındı. Aynı yıl içerisinde İlahiyat Fakültelerinin “Din Psikolojisi” bölümlerine, “Manevi Bakım Uzmanı” yetiştirme görevi verildi.

Sağlık Bakanlığı tarafından 27 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konan, “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmenliği”nde ‘sülük’ tedavisinden, ‘şifalı bitki’, ‘masaj’, ‘hacamat-bardak çekme’ gibi çok sayıda bilimsel tıbbın kabul etmediği, yöntemler yer alıyordu.

Yanıtla