Cumartesi, Şubat 27, 2021

Yol Ayrımındaki Dünyada GERÇEK DEVRİMCİ MÜCADELE

ÖNERİLENLER

SOL Parti’den CHP’ye Anayasa Mektubu

Sol Parti bugün CHP genel merkezini ziyaret etti. Görüşmede Sol Parti başkanlar kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlknur Başer ve...

Arap Baharı Başarısız Oldu Ancak Sefalet ve Adaletsizliğe Karşı Öfke Sürüyor – Çeviri

Counterpunch.org sitesinden kısaltılarak çevrilmiştir. Yazar: Patrick Cockburn https://www.counterpunch.org/2021/02/17/the-arab-spring-failed-but-the-rage-against-misery-and-injustice-continues/ On yıl önce, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın tamamında insanlar, egemenlerine karşı ayaklanıp demokrasi...

Dosya (2): Mustafa Sönmez – Derin Yoksulluk

Türkiye’de sayıların ifade ettiğinin ötesinde yaşanan yoksullaşma pandemi koşullarında yatay ve dikey olarak ilerledi, derinleşti. Etkin bir sivil toplum...

Dosya(1): Selçuk Candanayar – Derinleşen Kriz ve Toplumun Ruh Hali

Youtube söyleşi linki yazının altında! Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Kartallı Kazım’ ın hikayesini anlatırken söz eder açlıktan. 1. Dünya...

Varlığını küresel planda hissettiren bir salgının bütün dünyayı etkisi altına alması büyük bir krize yol açtı. Emperyalist-kapitalist sistemin merkez ülkelerinde kitlesel ölümlerin gündeme gelmesi, sağlık sisteminin çöküşe sürüklenmesi üretimin ve buna bağlı olarak tüketimin yavaşlaması krizin derinleşmesine kaynaklık etti. 

Covid 19’un yarattığı sonuçlar 2008’den beri derin bir krize içinde olan neo-liberal politikalar açısından da tam bir iflas belgesi oldu. Uzunca bir süredir sarsılmaya başlamış olan “küreselleşme ideolojisi” pandemiyle beraber hemen herkes tarafından sorgulanmaya başlandı. Geçmişte her şeyin sınırsız bir kâr amacına indirgenmesini savunan birçok kişi ve iktidar pandemi karşısında kamulaştırma devlet müdahalesi gibi lanetledikleri kavramları savunmak zorunda kaldılar.

Tarihin sonu teorileri bir kez daha tarihin tozlu raflarına kaldırılırken insanlığın geleceği ile kapitalizmin yağma ve talan düzeni arasındaki ilişki her düzeyde sorgulanmaya başlandı. 

Salgın Aynasında Sistem


Salgının ortaya koyduğu en çarpıcı sonuç sağlığın bir kar alanı olarak ilan edilerek özelleştirilmesinin ne denli insanlıktan uzak bir tutum olduğunun görülmesiydi. Bu sadece hastanelerin sağlık hizmetini parayla ve kar için vermesiyle sınırlı da değildi. Bir bütün olarak sağlık ve ilaç endüstrisinin işleyişi ve neo-liberalizm döneminde bu işleyişin yarattığı sistem salgın karşısında son derece yetersiz kaldı. Gerekli tıbbi malzemelerin üretiminin (maske, solunum cihazı, korunma için gerekli giysiler vb) kapitalizmin doğasına uygun biçimde kâr amaçlı üretilen malzemelerdi. Dolayısıyla yoğun bakım ünitelerinin yetersiz kalması koruyucu malzeme eksiklikleri yüzlerce insanın hastalığa yakalanmasına ve ölümlere yol açtı.

Gündelik karlar düşünüldüğü için tıbbi malzemelerin üretilmesi ya ucuz işçiliğin olduğu bölgelere kaydırılmış ya da herhangi bir salgın ihtimali için yeterli sayıda üretilmemişlerdi. Halk sağlığını gözeten kamucu bir sağlık sistemi yerine insanların hasta olmasını yeğleyen ve sadece kendi karlarını gözeten bir sağlık ve ilaç endüstrisinin varlığı bu süreçte bütünüyle çaresiz kaldı.  Yıllardır özelleştirmenin faziletinden bahsedenler İspanya örneğinde olduğu gibi hastanelerin ve sağlık sisteminin kamulaştırılmasından söz eder oldular.

En yıkıcı sonuçların Batı’nın gelişmiş ülkelerinde yaşanmış olmasının bir diğer nedeni de emperyalist merkezlerde iktidarlarını sürdüren liderlerin başta Trump ve Boris Johnson olmak üzere pandemi karşısında takındıkları tutum oldu. Tekelci emperyalistlerin karlarını insan hayatından çok daha önemli gören bir bakış açısı ilk günlerde salgının küçümsenmesine ve tedbirlerin geç alınmasına yol açtı. Sonuç olarak salgın yaygınlaştı ve binlerce ölüm ve milyonlarca hasta Amerika, İngiltere gibi ülkelerde son derece trajik bir durum ortaya çıkarttı.

Diğer önemli bir nokta da sosyal güvenlik sisteminin öneminin açığa çıkmasıydı. Hastalık zengin fakir ayırmıyor mavallarının sınıf ayrımlarının ortadan kalktığı yalanlarının hükmü pandemiyle beraber sona erdi. Yaygın ölümlerin toplumun yoksul kesimlerinde gerçekleşmesi bir yana işçiler, hayatını kazanmak için çalışmak zorunda kalanlar için toplu taşıma araçlarına binmek, fabrikalarda yan yana çalışmak vb. kaçınılmaz olduğundan ölüm en çok ezilen sınıfları vurdu. Yeterli barınma ve beslenme koşullarına sahip olmayan, sağlık hizmetlerine ulaşacak maddi imkanları bulunmayan yoksul kesimler salgından en çok etkilenen toplum kesimleri oldu. 

Salgından en etkili korunma yöntemi olan “evde kalmak” çalışan sınıflar açısından uygulanması imkânsız bir önlemdi. Kapitalizmin çarklarının dönebilmesi için sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda bırakılanlar virüsün insafına terk edildiler. Üstelik karlarına kar katan sermaye sahipleri yaygın işten çıkartmalarla insanları açlığa terk ettiler.

Salgını cephede karşılamak zorunda kalan sağlık emekçilerinin ise durumu çok daha trajikti. Yetersiz korunma önlemleriyle çalışmak zorunda bırakılan sağlık çalışanları salgında büyük kayıplar verdiler.

Covid 19’a karşı sürdürülen mücadele başka bir düzlemde post-modern düşüncelerin de etkisini yitirmesine neden oldu. Her türlü dinsel metafizik düşünce kitlelerin gözünde etkisini yitirirken yeniden bilime ve Aydınlanma değerlerine inanç güçlendi. Dünyanın bütün ülkelerinde bilimsel çalışmalara olan ilgi ve merak artarken, virüsle mücadelede doğmalara batıl inançlara bağlı düşünceler toplumda hiçbir karşılık bulmadı. 

Sınıf Gerçeği

Ayrıca dinsel, etnik ve kimlik temelli politikalar da sınıf politikasının öneminin büyük bir netlikle ortaya çıkması karşısında belirleyici olmaktan çıktı. Üretimin dinsel inancı etnik kökeni ne olursa olsun başta işçi sınıfı olmak üzere çalışan halk kitleleri eliyle sürdürülmesine bağlı olduğu görüldü. Kuşkusuz çalışan sınıfların etnik dinsel, cinsiyet, yaş vb. şekillerdeki farklı ezilme biçimlerini içerdiği bir diğer gerçeklikti. Daha doğru bir değişle kimlik politikaları sınıf politikalarının içinde bir anlam buldu.

Ekonomik kriz ve salgın ilk elde işçi sınıfının en alt tabakasını oluşturan siyah, göçmen, kadın ve çocuk işçiler üzerinde etkili oldu. Kapitalizm kar elde etmek için birer “modern köle”ye dönüştürdüğü bu kesimleri neredeyse ölüme terk ederek fabrikalarda çalışmaya kuryelik, taşımacılık vb. alanlarda ve son derece sağlıksız koşullarda işlerini yapmaya mecbur bıraktı.

Bu dönemin bir diğer özelliği evden çalışmanın yaygınlaşmasıydı. Çalışma saatlerinin keyfiliği yüzünden zaman zaman çok daha fazla sömürünün ortaya çıktığı bu ev işçiliği özellikle kafa emeği ile geçinen kesimler açısından yeni bir üretim süreci ortaya çıkarttı. Kapitalizmin geleceğinde teknolojinin getirdiği üretimin yapısındaki bu farklılıkların örnekleri ezilen sınıfların giderek toplumun çok geniş kesimlerini kapsadığını ortaya koydu.

Çalışan sınıfların bu gerçeklikleri üretim süreçlerindeki konumları neo-liberalizm döneminde kimlikler üzerine kurulmuş, çok kültürlülük temelinde gündeme gelen post-modern siyaset anlayışının da pandemi gerçeğine çarpmasını getirdi. Devrimci siyasetlerin yıllardır dile getirdikleri sınıf gerçeği bu süreçte bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarken yeni bir siyaset anlayışının da temellerinin kurulmasına kapı araladı. Bütün ezilenlerin ortak çıkarının kapitalist sisteme ve onun en vahşi biçimlerinden biri olan neo-liberalizme karşı mücadele etmekten geçtiği açığa çıktı.

Pandeminin ortaya çıkarttığı bir diğer gerçek neo-liberallerin ısrarla savundukları küçültülmüş güvenlik devleti tezlerinin de iflasıydı. Yıllardır devletin küçültülmesi ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi tezlerinin büyük bir yanılgı olduğu tüm çıplaklığıyla görüldü. Piyasaya bırakılacak hiçbir kamusal hizmetin olmadığı kar amacı gütmekle toplumsal çıkar amacının bağdaşmadığı halk kitleleri tarafından anlaşıldı. 

Emperyalist ülkelerin silah sanayine nükleer savaş hazırlıklarına ayırdıkları bütçelerle dünya egemenliğinin peşinden koşarlarken, finans sektöründe devasa para fonlarının birikmesine yol açarlarken kendi halklarının güvenliğini sağlamayı beceremedikleri pandemi vesilesiyle ortaya çıktı.

Salgın Sonrası Dünya Düzeni

Covid 19’un dünya planında yarattığı etkiler birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” kalıbı içinde birbirinden son derece farklı düşünceler ifade edilmeye başlandı. Salgın hastalığın önlenebilmesi için disiplinli otoriter bir devlet yapısının gerekliliğinden demokrasilerin iflasını ilan eden düşüncelere kadar uzanan analizler ileri sürüldü.

Benzer bir biçimde covid 19 sonrası dünya düzeninin küreselleşmenin krizi karşısında içe kapanmış, ulusal hatta yabancı düşmanı devletlerin etkisinin artacağı çeşitli çevreler tarafından ifade edildi. Aslında bu tür eğilimler 2008 finans krizinden bugüne birçok kapitalist ülkede uç vermiş; Trump, Boris Johnson, Urban vb. nin seçim zaferleri sonrasında uygulamaya konmuş durumdaydı. 

Trump’ın “Önce Amerika” ya da “Yeniden Büyük Amerika” sloganı bir yandan zayıflayan Amerikan hegemonyasını yeniden kurmak anlamına gelirken, diğer yandan da bir içe dönüşü bir içe kapanmayı ifade ediyordu. Benzer bir durum İngiltere’nin Brexit süreci için de söylenebilir. Bu içe dönme halinin bir diğer örneği AB’nin pandemi karşısında sergileyemediği dayanışma nedeniyle dağılacağının ifade edilmesidir.

Bundan çok kısa bir tarih diliminde ifade edilmiş olan bütün neo-liberal fikirler ardı ardına zayıflamış pandemi sürecinde bütün inandırıcılıklarını kaybetmiş durumdadır, Öldüğü ifade edilen ulus devlet yeniden çare olarak görülmeye başlanmış, ortadan kalktığı iddia edilen sınıflar yeniden tarih sahnesine çıkmış ve tek kutuplu dünya hayalinin yerine gelen çok kutuplu dünyada çelişkiler daha da derinleşmiştir.

Kapitalizm topyekûn bir biçimde insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Sınırsız bir kar hırsı doğanın talan edilmesine yol açarken bir avuç sermayedarın elinde toplanan zenginlik milyonlarca insanı yoksulluğa sürüklüyor. Ekonomik krizler, çevre felaketleri, savaşlar ve en sonunda pandemi boyutlarına varan salgınlar kapitalist üretim tarzının işleyişiyle çok yakından ilgili. Örneğin virüslerin hayvanlardan insanlara geçiyor olmasının ana nedeni çevrenin tahrip edilmesi ve tarımsal üretimin kar hırsıyla bozulması olduğuna dair onlarca kanıt ileri sürülüyor.

Şimdi dünya bir yol ayrımında; bu kriz ya insanca bir düzenin kapısını açacak ya da koyu bir karanlık bütün dünya halklarının üstüne çökecek.

Neo-liberalizmin çöküşünden ve geride bıraktığı yıkıntıdan kurtulmanın doğrudan bir devrim sürecine ya da sosyalizme yol açacağını söyleyebilmek mümkün değildir. Kuşkusuz bugüne değin ilerici devrimci çevrelerin kapitalizme ve onun neo-liberal politikalarına yönelttiği eleştiriler pandemi süreciyle birlikte çok daha fazla ete kemiğe bürünmüş geniş halk kitleleri açısından çok daha inandırıcı düşünceler haline gelmiştir. Ancak bunun kendiliğinden bir değişim sağlayacağını ummak krizin derinleşmesinin doğrudan bir biçimde düzen değişimine yol açacağını düşünmek son derece yanıltıcıdır.

Dünyanın emperyalist-kapitalist güçleri bu krizi halk kitlelerinin üstüne yıkmak için faşist rejimler kurmak, yeni dış düşmanlar yaratmak, dünyanın çeşitli bölgelerine iç karışıklıklar ve savaşlar çıkartmak hayallerinden vazgeçmiş değillerdir.

Kriz süreci aynı zamanda faşist, ayrımcı ırkçı düşüncelerin gelişmesi için de uygun bir zemin sunmaktadır. Emperyalist-kapitalist ülkelerde yabancı düşmanı ırkçı faşist hareketlerin güç kazanmasının altında yatan bu kriz dinamiğidir.

Örneğin Trump başlangıçta küçümsediği pandeminin yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşince süreci kendi lehine çevirecek ve pandemiyi kendi iktidarını sürdürebilmek  için fırsata çevirecek adımlara yöneldi. Bir yandan üretimin sürmesi adına işçi sınıfını çalışanları fabrikalara sokaklara sürerken diğer yandan Dünya Sağlık Örgütü’yle bağlarını koparmaya ve Covid 19 un suçlusu olarak Çin’i göstermeye çalıştı. 

Bu politika ile bir yandan “ticaret savaşlarında” üstünlük kazanmayı diğer yandan suçlu olarak başta Çin olmak üzere “dış düşman”ları göstermeyi amaçlıyordu. Ülke içinde Asyalılara karşı bir ırkçılık bu nedenle yükselirken siyahlara ve diğer etnik kökenli çalışan sınıflar üstünde de baskıcı ve   dışlayıcı tutumlar yoğunlaştı. 

Kuşkusuz Amerikan politikalarını belirleyen en önemli faktörlerden biri de Çin’le girilen dünya planındaki egemenlik savaşıdır. Covid 19 virüsünün Çin’in Wuhan kentinden dünyaya yayılmış olması Trump’ın Çin’i düşman olarak göstermesinin de bahanesi oldu. Bugün hegemonyasında çok önemli gedikler açılsa da Amerikan emperyalizmi hala dünya planında belirleyici konumunu sürdürmektedir. Yakın dönemde Çin’in ABD’nin yerini alacak bir güç olacağını öngörmek mümkün değildir. 

Şu an çeşitli güç odaklarının ortaya çıktığı çok kutuplu bir dünya tablosu varlığını sürdürecek gibi görünmektedir. Ancak önümüzdeki dönemde özellikle emperyalist merkezlerde kendi kendine yeterlilik temelinde bir eğilimin güçleneceği görmek gerekiyor. Bu ise emperyalist ülkeler dışında kalan kesimlerde bağımsızlık düşünceleri açısından uygun bir zemin yaratacaktır.


Gerçek Bir Devrimci Çözüm İçin

Sonuç olarak pandeminin derinleştirdiği kriz kitlesel mücadele ve sosyalist fikirlerin karşılık bulması açısından son derece uygun bir zemin sunmaktadır. Krizden çıkışın faşist ve baskıcı politikalarla sağlanmasını engellemenin yolu gerçek bir devrimci çözümün toplumun bütün ezilen katmanlarında örgütlenmekten geçeceği çok açık bir gerçekliktir. 

Göstermelik bir temsili demokrasinin kapitalizmin krizine bağlı olarak krize girmesi yeni bir siyaset anlayışının da uç vermesine yol açtı. Krizin ezdiği ve dışladığı kitleler kendi kaderlerini ele alacakları bir isyan dalgasını ateşlediler. 

En son siyah bir Amerikan vatandaşının ırkçı bir polis tarafından hunharca öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. Sokaklar bir anda kitle gösterileri, lüks mağazaların talan edilmesi ve protestocularla doldu. ABD’nin bir çok eyaletinde ırkçılık lanetlenirken gösterilere pandemi koşullarından en çok etkilenen siyahlar, göçmenler ve Amerika’nın ilerici sosyalist sendikaları ve örgütleri katıldı.

Trump eyaletlerde alınan tedbirleri yetersiz bularak gösterilere ateş açılacağını orduyu devreye sokacağını bir tehdit olarak dile getirdi. Ve tabii bütün baskıcı diktatörler gibi eline İncil alarak halkın dinsel değerlerini kullanmayı da ihmal etmedi. Öyle görülüyor ki ne Amerika’nın ne de dünyanın çeşitli ülkelerindeki ezilen sınıfların bu kandırmacalara inanması artık mümkün değil. Nitekim Amerika’daki gösteriler başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerine de sıçradı.

Bu durum temsili demokrasinin köhnemiş labirentlerinde gezinen, toplumsal mücadeleyi parlamenter demokrasiyle sınırlayan ve kapitalizmin ıslah edilmesi görevini üstlenen bir siyaset tarzının da sonuna gelindiğini gösteriyor. 

Kriz günlerinde ilmek ilmek örgütlenen dayanışmanın izinden ezilen sınıfların eylemi üzerinde yükselen yeni bir toplum talebinin şimdi çok daha fazla güç kazanması mümkündür. Kapitalizmi tarihin çöplüğüne gönderecek olan ezilenlerin devrimci eylemidir. Bu ses şimdi dünyanın bütün sokaklarında çok daha güçlü bir şekilde yankılanmaktadır.

SON HABERLER

SOL Parti’den CHP’ye Anayasa Mektubu

Sol Parti bugün CHP genel merkezini ziyaret etti. Görüşmede Sol Parti başkanlar kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlknur Başer ve...