Paris iklim anlaşması nedir ne değildir? – Fevzi Özlüer

Paris iklim anlaşması nedir ne değildir? – Fevzi Özlüer

3 Ekim 2021’de BirGün Pazar’da yayınlanmıştır.

1 | Kriz, sınıflar ve anlaşmanın ruhu

Paris İklim Anlaşması sınıf mücadelesine ne getirecek, sınıf mücadelesinden ne götürecek?

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda Paris Anlaşması’nın onaylanacağını açıklamasından çok kısa bir süre sonra, 1 Ekim’de Meclis’e, Paris Anlaşması’nın beyan ile birlikte onaylanmasına dair kanun teklifi geldi. Hazırlıkları son bir yıla yayılan Paris Anlaşması imzalanması sürecinin, önümüzdeki dönemde dünya genelinde biriken sermayenin hem Çin kanalından hem de Almanya kanalından yeşil sektörler eliyle de yoğun bir biçimde akacağının işaretleri açığa çıkmıştı. Bir süredir güçlü bir biçimde yeşil mutabakat, adil dönüşüm gibi kapitalizmin küresel krizinden teknoloji temelli dönüşüm kadar, istihdam biçimlerinin de değiştirilmesine yönelik adımlar atılmaktaydı.

Kapitalizmin küresel ekolojik krize yanıtı ve hukuki rejimde restorasyon ihtiyacı.
Küresel kapitalist sistem açısından biriken sermayenin yeni yatırım araçlarına sahip olması, yıkarak büyümesi neoliberal araçlarla mümkün oldu. Ancak, neoliberal bu araçlar kapitalsit büyümenin önünde bir engel haline gelmeye başladı. Özellikle, iklim değişikliğinin etkilerinin kısa sürede görünür olması, neoliberal büyümenin, üretim araçlarının örgütlenmesini zorlaştıracak, kapitalist birikimi imkânsız kılacak bir yola girildiğini işaret etti. Bu nedenle de devletlerin daha etkili olduğu, post neoliberal bir dönemde, sosyal korumacı ve yeşil bir dönem müdahale araçları olarak ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu araçların hiç birisi sermaye sınıfının etkisi ile değil, bizzat iklim değişikliğine karşı mücadelenin vektörel etkisiyle biçimlendi. Bu anlamda da küresel düzeyde yürüyen toplumsal ve sınıfsal mücadeleden bağımsız bir sermaye aklından ve küresel ekolojik krize yanıt üreten bir mekanizmadan söz etmiyoruz. Bu araçlardan bir kısmı, küresel düzeyde yükselen yerli hareketlerin, üçüncü dünyada patlayan toplumsal hareketlerin etkisiyle ve mülteci krizinin yaygın ve yoğun bir biçimde yarattığı sınıfsal öfke ve direnişlerle ilgilidir. Bu öfke selinin ortaya çıkarttığı küresel yıkıma karşı Paris Anlaşması’nı ne tek başına sermaye sınıfının yönetilen sınıflara bir yanıtı olarak görebiliriz, ne de sınıf çatışmalarından bağımsız işleyen bir hakim aklı temsil ettiğini.

Küresel düzeyde ortaya çıkan bu anlaşma sınıflar arasındaki çatışmanın dengelerini ortaya koyması açısından değerlendirilmelidir.
Bu yönüyle de anlaşma, küresel düzeyde hem hükümetlerin, hem sivil toplumun hem de sermayenin iklim krizi konusunda farklılaştırılmış bir iklim rejimine tabi kılınarak adım atması gerektiğini savunmaktadır. Bu yönüyle de eşgüdümlü bir adım atılması halinde, 2030 yılında, dünyanın, küresel iklim değişikliğinin yöneldiği geri dönülmesi imkânsız koşulların sınırında varlığını devam ettirmesi umulmaktadır. Bu anlaşmanın kullandığı araçların dönemin ruhuna uygun olarak, post neoliberal araçlar olduğu şüphesizdir. Anlaşmanın amacı olan, iklim krizinin insanlık ve canlı yaşamı için bir tehdit olmaktan uzaklaştırılması hedefine bu anlaşma süreci, araçları ve iklim rejimiyle varılmasının mümkün olup olmadığı tartışması, anlaşmanın amaçlarının sınıflar arasındaki mücadele ile yeniden nasıl inşa edileceğiyle yakından ilgilidir.

Emekçi kesimler açısından da sermaye sınıfı açısından da dünyanın yaşadığı küresel yok oluş konusunda küresel bir mutabakat zeminin doğup doğmayacağı, bunun hangi ilkeler, değerler, toplumsal ilişkiler, üretim, yönetim ve bölüşüm ilişkileri temelinde kurulacağı bu anlaşmanın geleceğini de belirleyen bir sınıfsal mücadelenin konusudur. Sınıfsız bir topluma geçinceye kadar, sınıflı toplumlardaki her küresel ve ulusal hukuki metin de bu tartışmaya tabidir. Bu bağlamda, bu tür anlaşma metinlerini değerlendirirken, küresel toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin siyasallaşma düzeyi ile emekçi sınıfların politik programlarının iktidara gelme, hegemonya kurma ve hukuk inşa etme edimleri arasındaki ilişkiye yoğunlaşmak gerekir. Bu anlamda da anlaşmanın hedeflerinin geleceğinin ne olacağı, ortaya koyduğu neoliberal araçlarla değil, sınıflar arasındaki mücadelenin düzeyi ile şekillenecektir. Tek başına Paris Anlaşması bir hukuk metni olarak, ne bir kurtarıcıdır, ne de küresel sermaye aklının temsilcisi. Bu metin, içinden geçtiğimiz küresel ekolojik kriz çağında, sınıflar arasında ortaya çıkan denge durumunun temsilidir. Bu anlamda metni reddetmek veya olumsallamak arasında hiçbir mesafe yoktur. Bu tür belgelerle, sınıf aktörlerinin ilişkisi öfke veya sevgi ilişkisi değildir. Politik aktörler, temsil ettikleri sınıfların çıkarları adına ve sınıfları için bu hukuki durumlardan insanlık ve gelecek adına nasıl bir dönüşüm, sıçrama yaratacaklarıyla ilgilenirler. Aksi durumda, mevcut burjuva dünyasının tüm hukuki araçlarını reddetmek veya mutlak anlamda ilerici bir anlam yüklemek nesnel değil, sınıf aşırı öznel bir tutumdur. İşçi sınıfı için 8 saat çalışma koşulları için mücadele etmek dün olduğu kadar, bugün de ilerici olabilmektedir. Ancak Benyamin’in haklılıkla ifade ettiği gibi sendikal hareket ne zaman ki grev hakkını kazandı, bu aynı zamanda sistem içine içerilmesi siyasal mevzisini kaybetmesine de yol açtı. Burjuvazi düzeninden bu nedenle bütünlüklü bir hukuki ileri adım beklemek ham hayal olduğu gibi böyle bir düzenleme yapmadığı için eleştirmek de sınıf dışı bir tutumdur. Peki o halde, bu araçların yaratacağı hukuki restorasyon süreci, sınıfsal kazanımlara yol açabilir mi?

Paris Anlaşması’nın iklim krizine karşı araçları ve restorasyon dönemi siyasal dönüşüme yol açar mı?
Paris Anlaşması’na en baştan ilerici bir anlam yüklemek mümkün değil. Bu anlaşmanın bütünleyicisi olan iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi, biyolojik çeşitlilik sözleşmesi gibi Birleşmiş Milletler’in “binyıl hedefleri”nden olan yoksulluğun azaltılmasına dair beklentinin ve bununla birlikte dünyanın emekçiler için yaşanılır bir yer haline getirilmesi umudunun nasıl oluşacağı sorunu öncelikle ortaya çıkacak olan yeni düzenleme, yeni düzenlemelere göre şekillenecek sınıfsal durumun biçimleriyle ilişkilidir. Adil dönüşüm, yeşil mutabakat gibi restorasyon ile birikim rejimini sürdürme araçlarının sınıfsal mücadele açısından anlamına bu bağlamda odaklanmak gerekir. Bu ortaya çıkacak olan yeni durumu kavramak, ortaya çıkacak olan siyasal durum ve sınıfsal imkânlar hakkında bize öngörü oluşturma fırsatı verecektir. Aksi durumda, metinlerin iliklerinden söylem analizi üreterek, gerçeği hayal etmemiz beklenmesin. Bu sözleşmenin de içinden geçtiği yeni birikim döneminde, iktisadi dönüşümün teknoloji temelli bir büyümeyi odak aldığı aşikârdır. Bu dönüşümde, yenilenebilir enerji, genom uygulamaları, bilgi sistemleri, teknoloji transferi, akıllı kent uygulamaları sermaye birikimin araçları olarak doğanın yeniden üretiminin olduğu kadar küresel bir totaliter toplumsal durumun inşasının da yol haritası haline gelebilmektedir. Bu gücünü de üretim araçlarının olduğu kadar, kullanılan araçların da sınıfsal bir içeriği olduğunu gizlediğinde başarmaktadır. Bu nedenle de teknolojinin sınıfsal içeriğini inkâr ve ihmal etmeden, aynı zamanda bu araçların içinde ve zemininde sınıfsal dönüşümün nasıl mümkün olacağı gündem olmak zorundadır. Bilgiyi tekel haline getiren kentsel pratiklerden, örneğin şu anda hakim olan akıllı kent uygulamalarından, yaygın bir enformasyon pratiği ve dönüşümünü odak alan bir uygar kente yönelinmezse, kullanılan teknoloji emekçi sınıfları daha yoğun sömüreceği gibi, üretilen kamu hizmeti de devletin yeniden üretimini olanaklı kılar. Bu nedenle, teknolojinin burjuvazi eliyle değil de devlet eliyle kullanılması durumunda da bunun emekçi sınıfların toplumsallaşma ve siyasal yönetim içinde var olma düzeyine etkisinin ne olacağı politikanın konusu olmalıdır. Akıllı kent uygulamalarını çoktan içselleştirmiş dünya genelinde sol, sosyal demokrat ve sosyalistlerin sırtından yükselen pek çok yerel yönetim bu aracı emekçi sınıfların daha etkili sömürüsü için kullanacak bir zemini yaratmıştır. Bu nedenle de restorasyon araçlarının toplumsallaştırılmasında, emekçi sınıfların toplumsal üretim ve yönetim süreçlerinde nasıl yer alacağı sorunu, iklim krizine karşı geliştirilen araçların kaderini de tayin edecektir. Paris Anlaşması münhasıran şu ya da bu araç üzerinde yoğunlaşmamaktadır. Bu nedenle de Anlaşma’nın yöneldiği azaltım hedeflerinin, hukuki durumun hangi araçlarla toplumsallaşacağı, ülkelerin azaltım hedefleriyle biçimlenecektir. Bu azaltım hedeflerinin araçlarının sermaye sınıfının küresel hareketi içinde nasıl şekilleneceği, bir yandan ülkelerin kendi ulusal katkı beyanlarıyla ve ülkeyi yöneten hâkim sınıfların ve temsilcilerinin politik programlarıyla, bu programa bağlılıklarıyla ilgilidir.
2 | Hâkim sınıflar arası denge

Kuralsızlığa dayalı büyüme rejimini, hakları kullanılmaz kılacak biçimde hukuk kurallarını işlevsiz kılma, bağımlı bir yargı pratiği yaratarak siyasi merkezi denetimsiz bırakma stratejisiyle süsleyen 1980 sonrası hükümet pratikleri içinde Erdoğan rejiminin özel bir yeri var. Bu dönemi özgün kılan, küresel siyasal sistemle entegrasyon aşamasında, kamuoyu, siyasal partiler gibi siyasi denge mekanizmalarını ve yargı, yerel yönetim gibi yönetsel mekanizmaları işlevsiz kılarak tek başına Cumhurbaşkanlığı’nın bir aktör olarak belirmesiydi. Bu belli açılardan avantaj sağlasa da, yönetsel karar vermede kolaylıklar gibi devlet mekanizmasının yönetilebilirliğini mümkün kılma ve küresel aktörlerle stratejik pazarlıklarda iç dinamikleri bir denge unsuru olarak gündeme getirme şansını da iktidarı temsil eden kişinin elinden söküp aldı. Böyle olunca, inşaat, madencilik ve enerji alanında fosil yakıtlara dayalı büyümeyi esas alan; inşaat malzemesi çıkartarak hem kırsal hem de kentsel ekonomiye hâkim olmayı her daim gündeminde tutan bir ittifaklar kümesinde gedikler açılmasının da koşulunu yarattı. Yakın döneme kadar, fosil yakıtlara dayalı büyüme önünde engel olacak her türlü muhalif tutumu düşmanlaştırma stratejisi izlendi, izlenmeye de devam ediyor.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKE…
Fosil enerjiye dayalı sermaye ittifakı açısından kılçıksız bir pazar yaratma sürecinde olan iktidar, küresel rejimin yaşadığı dönüşüme ayak diremek için de ‘gelişmekte olan ülke’ argümanını sıklıkla kullandı. Küresel sistemin hukuk kuralları dışında durmasının nedeni olarak ülkenin kapitalist bir ülke gibi birikim için gerekli koşullara sahip olmadığı gerçeği idi. Ancak bu gerçek sosyal adalete dayalı bir gelişme için değil; sermaye birikiminde iktidara yakın bir blok örgütlemek için kullanıldı. Tam da bu retorik aynı zamanda, küresel eklemlenme için bir dönem etkili de bir araç oldu.

Tek muhatabın yarattığı kolaylıklar, girişim serbestlikleri ve hukuksuzluklarla örülü yatırım ortamı bir süre sonra iş yapma süreçlerine, iş geliştirmeye ve sermayenin sürdürülebilirlik rejimi açısından da bir tehdit ortamı oluşturmaya başladı. El konulan sermaye gruplarının yaratabileceği finansal gücün sınırlılıkları, kamu kaynaklarıyla büyümenin sınırlılıklarıyla birleşince; küresel pazarda kredi ve yeniden pazar inşa etmek için mevcut siyaset etme biçiminin de engebeleri süreci taşımamaya başladı. Birikim rejimi açısından, hukuki keyfiliğin sonunun geldiğinin değil; rejim açısından sürdürülebilir olmadığı bir dönemin arifesindeyiz.

KIYIMLAR HATIRLATILMALI

Paris Anlaşması’nın imzalanması, bu yönüyle yeni bir dönemin habercisi olarak açığa çıkmaktadır. Yeşil bir dönüşüm iddiasıyla süslenen politik hat, iktidar değişikliğini gündeme getirmese de 18 yıllık iktidarın bir makas değişikliği yapmadan mevcut küresel sermaye ile bundan sonra uyumlu çalışamayacağının işaretini veriyor. Bu makas değişikliğinin sermaye açısından konulan kurallara iktidarın uygun davranmak zorunda kalacağı bir sınırlılık olduğunu hatırda tutmak gerekiyor. Küresel sermaye açısından bir hukuk devleti beklentisi yoktur. Bundan sonrası için devlet ve sermaye ittifakında, küresel kredi pazarının yeşil ekonomi ekseninde gelişmesi durumunda, iktidarın gerçek bir sermaye iktidarı haline gelmesi mümkündür. Şimdiden, mevcut iktidar etrafında kümeleşen fosil yakıtlara dayalı büyüyen Cengiz, Limak gibi termik santral, nükleer, madencilik sektörünün tekelleri küresel sistemde kredi bulmak için yenilenebilir enerji sektörüne bu dönende hızlı bir adım attı. EBRD tarafından Türkiye’de yenilenebilir enerji sektörüne 500 milyon dolar kredi verileceği haberleri bile, cevval CEO’ların yatırım projeksiyonlarında gündem oldu. Pek tabi, bu noktada yerli sermaye açısından Paris Anlaşması süreci bir dizi dönüşümü de gündeme getirecek. Küresel yönetişim aktörü olarak salınan bu ittifak grubu açısından da hukuk kuralları diye bir gündem belirecek. Bürokrata iş bitirtme, kamu kaynaklarıyla büyüme dönemi küresel pazarın yeni aşamasında ortadan kalkmayacaksa da bu aktörleri zorlayacak. Yeşil kredi ve finans kaynaklarına ulaşmak için kendilerini temize çekecek bir vitrin yaratmak isteyecekler. Bu nedenle de kültürel miras, arkeolojik sit alanları, doğal kıyımlar onlara her daim hatırlatılmak zorunda.

Yanıtla