SOL Fikirler Sempozyumu: Krizden SOL Çıkışın İmkanları

SOL Fikirler Sempozyumu: Krizden SOL Çıkışın İmkanları

15 16 Ocak’ta üç oturum olarak düzenlenen, krizden sol çıkışın imkanlarının tartışıldığı SOL Fikirler Sempozyumu bugün başladı. SOL Parti Başkanlar Kurulu üyesi Gizem Gül Kürekçi’nin açılış konuşmasını yaptığı sempozyumun ilk oturumunda, Bülent Forta, “İktidar, Muhalefet ve SOL” başlıklı konuşmasını yaptı.

YENİDEN KURULUŞ İRADESİ

Kürekçi, konuşmasında “Memleketin her alanda karanlığa sürüklenişine karşı ülkenin yeniden kuruluş mücadelesinin iradesini ortaya koymak için bir araya geldik.” dedi.

Forta, AKP’nin ilk çıkış dönemindeki liberal erozyonun bugünlerin temelini attığına işaret ederek, dönemi solun sindirilip muhafazakarlardan demokrasi beklendiği bir süreç olarak açıkladı. Forta, 2010 referandumunda, liberallerin ve ABD’nin desteğiyle semirilen bir AKP’ye karşı sonraki yıllarda gelişecek muhalefetin temeli olarak sosyalist solun oluşturduğu Hayır cephesini işaret etti.

SOL MECLİSTEN DEĞİL TAŞRADAN YÜKSELECEK

Bugünkü seçim tartışmalarında da kağıt üzerinde iki-üç farklı ittifak oluşturulmasının tek başına anlamı olmadığını ifade eden Bülent Forta, bugünkü sürecin ilk olarak Erdoğan iktidarının yıkılması ve yerine kurulacak sürecin soldan toplumsal taleplerle örülmesi gerektiğine işaret etti. Özelleştirmelerle, tarikatlarla etrafı sarılmış bir ülkeden geleceğe çıkışın, ana muhalefetten değil ancak soldan gelebileceğine işaret ederken, toplumsal taleplerin bugün kendini ortaya çıkardığını, bu toplumsal taleplerin sahibini aradığını işaret etti: “Sosyalistlerin, mücadelede önünde olan görevin mecliste grup kurmak değil, tekrardan yükselişe geçecek toplumsal muhalefetin nasıl örgütleneceği olduğudur. SOL yeniden taşralaşıyor, yeniden kitle mücadelesinin içerisine giriyor. 60’larda yine buradan gelişen bir tarihsel birikimin üzerini çizip kendini parlamentoya odaklayan bir solun bu toplumun geleceğinde olumlu bir rolü olamaz.”

“GELECEK ON YILIN SEÇİMİ”

Bülent Forta, konuşmasında seçimin ne şartlarda gelişeceğine de değindi: “7 Haziran sürecinden bu iktidarın sicili kirli. İktidar ortağı ile birlikte, HDP’nin kapatılması gibi gündemlerle muhalefeti sindirmeye çalıştığı bir baskı dönemi içerisindeyiz. Türkiye’nin seçime normal şartlarda girmeyeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Bu anormalin panzehiri ancak örgütlü mücadele olacaktır. İttifak, sandalye hesabıyla değil, bu baskıyı denkleyebilecek bir örgütlülük süreciyle ancak bu baskıların üstesinden gelinebilir. Türkiye’nin belki bir on yılını belirleyecek bir seçim olacak. Kimi yazarlar için Türkiye ‘medeniyetini’ seçecek. Bu seçime ne kadar örgütlü hazırlanabilirsek bu süreç o kadar güçlü yükselecek.”

“KRİTİK BİR YIL”

Sosyalist solun bu süreçteki görevlerine de değinen Forta: “Laiklik mücadelesiyle sınıf mücadelesini birleştirebilecek, göçmen sorunundan ekonomik krize kadar devasa problemlere çözüm bulabilmek gibi görevler dururken nasıl meclis grubu kurulacağına kafa yormak bizi bir yere götürmez. Yeterince toplumsal güç elde edemese de ‘ideolojik doğruluk’ gücü oluşturmuş solun bir kez daha uyarıcı görevini yerine getirmesi gerekiyor. Ana siyasal görevin bugünkü iktidarın son bulması gerektiğini, bunun ve sonrasında gelişecek sürecin hangi yollardan geçeceğini işaret etmek solun görevi. Bu iktidarın gerçekten yenilgiye uğratılabilmesi için önümüzde kritik bir yıl var. Bu süreci örgütleme görevi bizim önümüzde duruyor. Türkiye solunun onurlu tarihi bunu başarabilecek temizliği de içeriyor.”

ÖZGÜR: TÜRKİYE KAPİTALİZMİNİN YÖNETİLME KRİZİ
Geçiş, TÜSİAD ve Restorasyon konulu oturumda gazeteciler Hakkı Özdal ve Bahadır Özgür konuştu. Bahadır Özgür; Türkiye’de sermaye sınıfına yönelik iki yanlış eğilim olduğunu işaret ederek ne sadece AKP’ye bağlı bir yandaş sermaye biçimi olduğunu ne de sermayenin genel olarak AKP döneminde hep karda olduğu ve bu sistemin onlar için yegane seçenek olduğu bir süreç olmadığını söyledi.
“AKP’nin mutlak sermaye iktidarı olduğu görüşü de sermayeyle tek ilişkisinin beşli çete, inşaat sektörü olduğunu iddia etmek doğru değil. Bugün TÜSİAD ile keskin bir kopuş yaşanıyor. Bu aynı zamanda Türkiye kapitalizminin nasıl yönetileceği meselesidir. Restorasyon tartışması da tam olarak buraya dayanıyor. AKP sermaye sınıflarını yönetemediği için muhalefet siyasetini buraya yönlendiriyor. Devletin fonksiyonları çökmüş, hukuk bürokrasi işlemiyor, haliyle sermaye ilişkisi de işlemiyor diyerek programını da bu şekilde kuruyor. İnşaata değil sanayiye yatırım, liyakat, sosyal yardım gibi başlıklar bu yaklaşım üzerinden kuruluyor.
ÖZDAL: İSLAMİ SERMAYE VE GELEENEKSEL SERMAYE ARASINDAKİ KOPUŞ
Bugün geldiğimiz noktada başka bir kırılmanın ortasındayız. 7 Haziran sonrası süreci, 15 Temmuz, hala fiilen süren OHAL rejimi, ekonomik olarak sınanmaya başlandı. Erdoğan kendisini neredeyse yüzde 50 oranında oylarla iktidarda tutan hegemonyasını kaybetme noktasına geldi. Bugün ortaya çıkan tabloda büyük sermayenin bir projesi var, bu da Erdoğan ile sürdürülebilir görünmüyor. İkiz dönüşüm diye formüle ettiği, iktisadi projeler ve bunu sağlayacak bir siyasal dönüşüm projesine sahip. Bunun karşısında Erdoğan ve onun inadı olarak görülen düşük faiz, istihdam diye bahsettiği dayanıklılığı şüpheli bir proje var. İslami sermaye ile geleneksel sermayenin Erdoğan’ın 2002’de yaptığı gibi bugün artık birlikte yürüyemediği bir sürece girdik.
ENDİŞE MUHAFAZAKARLIK DEĞİL KAZANÇ ENDİŞESİ
Endişeli muhafazakar diye bahsedilen meselenin kendisi de AKP’nin verdiği ekonomik siyasal ayrıcalıkları kaybetme endişesidir. Başörtüyle okula gidebilme değil, maddi kazançlar meselesidir. Enes Kara’nın ardından yürütülen tartışmalar, Davutoğlu’nun yeni bir ittifak söylemi, Babacan’ın kendisini endişeli muhafazakar sözcüsü ilan etmesi de aslında bu gerilimin bir sonucu.
KORKUT BORATAV: DEMOKRATİKLEŞME SORUMULUĞU SOLDADIR
Bugün önemli bir dönüm noktasındayız. Siyasal islamcı rejimin sonunu getirme şansı var. Bu kaybın sonrasında toplumsal bir telafi olacaktır. Sosyalist sol, diğer akımlar bir felç halinde olduğu için ek sorumluluklara sahiptir. Restorasyonun tutucu değil demokratik olması, ikinci olarak neoliberal sermayenin tahakkümü döneminde yaşadığımız bütün kayıpların da telafi edilme dönemine gireceğiz. Neoliberal ve siyasal islamcı yükün temizlenmesi sorumluluğu sosyalist soldadır. Bunun temsiliyeti aranmalıdır. Temsiliyetin ana gücü anayasa değişikliği sürecinde gündeme gelecektir.

ÖZTAN: SOL ÇIKIŞ MÜMKÜN

Dönüşümün sadece güçlendirilmiş parlamenter sistemle olamayacağını bir an önce formüle edip buna müdahale etme zorunluluğumuz da acil gündemlerden biri. Kim ne yapacak meselesi ise daha önemli.

Kılıçdaroğlu dostlarıyla yapacakmış. Biz kimle yapacağızdan önce nasıl yapacağız meselesi önümüzde duruyor. Seçim sathı mahalline girilmiştir, yarın seçim varmış gibi çalışmak gerekir. Aday belirlemek ittifak tartışması yapmak değil, sokakta olmak mahalle mahalle iş yeri iş yeri gezmek gerekir. Burada inatla mevcut muhalefetin görmediği önümüzdeki süreçte rol oynayabilecek kesimlerin varlığına dikkat çekmek gibi bir mecburiyetimiz olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor.  CHP EYT’liler için sokağa çıktı ama tarikat meselesinde sessiz kaldı. Pandemide mağdur olan halk konusunda sessiz kaldı. Dolayısıyla neoliberalizmin ve gericiliğin mağduru olan halkı muhalefet temsil etmiyor, sol temsil ediyor.

Çıkış nerede? OHAL ile seçime girişe karşı nasıl bir hazırlık yapılabilir diye düşünmek. Kim ne kadar vekil çıkarabiliri bırakıp bu durum nasıl 7 Haziran 1 Kasım’a dönmezi düşünmek gerekir. Sadece sandık korumaya, sandığa girenin çıkanın aynı olmasıyla yetinmeyen bir siyasal stratejinin belirlenmesi önemlidir. Mühürsüz zarf meselesinden sonra sokakta sosyalistlerden başka kimse yoktu. Diğer örneğimizde atı alan Üsküdar’ı geçmişti, muhalefetin adayı ortada yoktu.
Düzen muhalefetini bu sürece karşı direngen bir yere çekebilmek, en geniş seçim güvenliğini sandığa giden süreci örgütleyecek ileri ucunun sosyalistler olduğu bir yapı.

YALMAN: ÇÖZÜM KIRK YILLIK OTORİTER REJİMDEN ÇIKIŞ

Kapitalizmin hala 2008’deki krizinden sıyrılamadığı, pandemi döneminde alışılmamış uygulamaların gündeme gelmesi, çalışanların işsiz ve ücretsiz kalmaması için devletlerin kaynak aktarması gibi gerçekler var ama bunlar bakıldığı zaman şöyle bir manzarayı ortaya çıkarıyor: kapitalizmin kendi içerisinde krizini nasıl aşabileceği tartışmasında da sağdan da soldan da kesişme noktası Gramsci’nin kriz tanımı; “Eskinin bittiği ama yeninin doğmadığı…” Yeninin ne olması gerektiği de tartışılıyor. Sermaye lehine düşünülmesinin şart olmadığı, teknolojik gelişmenin emeğe zarar verdiği, bunun değişeceği yeni bir toplumsal düzenin tartışılacağı bir ara dönem önümüzde gözüküyor. Pandemi kapitalist krizin derinleşen yeni bir yönünü ortaya çıkardı. Yeniden üretim krizi. Pandeminin ön cephesi olarak ifade edilen çok geniş bir kesimin kendi yaşamını sürdürebilmesi ciddi bir krize dönüştü. Yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikle mücadele ve dönüşüm yeni bir konu oldu.

Ancak acaba neoliberalizm sona mı eriyor, devlet kapitalizmi yeniden belirgin bir özellik mi kazanıyor deniliyor. Neoliberalizm devletin dışlandığı küçüldüğü bir proje değildi, bir devlet projesiydi, merkezinde olduğu bir sistemdi. Devlet bir toplumsal mücadele alanı olarak düşünüldüğü sürece buna karşı çıkıp yeni direniş süreçlerinin tartışılacağı bir ara döneme mi girdik? Bu tartışmaların bir de Türkiye versiyonu var.
CHP eğer iktidara gelirse merkez bankası bağımsızlığı için mücadele edeceğini söylüyor. Burada bir sorun var çünkü Türkiye gibi uluslararası finans çevrelerinden kaynak aktarımıyla ayakta kalan bir ülke, bu piyasalara uygun, iştahlarını karşılayacak, büyük sermayenin de iştahını doyuracak arayışlar meydana getiriliyor. Oysa AKP neoliberalizmden kopuk filan değil. Tersine finans sektörünün merkezinde olan, toplumsal mekanizmalardan kopan, finansallaşma sürecinin devam edeceğini müjdeleyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı gibi bir şeye karşı alternatifimiz ne? Merkez Bankalarının para politikalarının yoksullukla mücadeleyi gündeme getirecek şekilde düşünülemez mi? Örnekleri 80 öncesi var. Ama bunlar düşünülemez gibi gösterdiğiniz zaman hem otoriter devlet rejimi içerisinde kalıyorsunuz, hem de toplumsal desteğini isteyeceğiniz kesimlere bir şey veremiyorsunuz. Solun alternatif önerilerini, emek dünyasını rahatlatacak güçlendirecek politikaların güçlendirilmesi gerektiğini, bunu da oluşturacak siyasi öznenin oluşumunu da bu ara dönemde düşünmek gerekiyor. Demokratikleşmeyi de bu kimlik temelli mücadeleden öte ancak yok saymadan düşünmek gerekiyor.