SOL Parti’den Gıda Egemenliği Forumu

SOL Parti’den Gıda Egemenliği Forumu

SOL Parti 17 Nisan Uluslararası Çiftçi Mücadele Gününde Gıda Egemenliği Forumu düzenledi. Sakarya Gölkent’te düzenlenen forumda, çiftçiler ve gıda mücadelesi yürüten sosyalistler söz alarak gıda egemenliği mücadelesinin önemini, halkın gıdaya ulaşımının ve tarım emeğinin toplumcu bir biçimde gerçekleştirebilmesinin yolunu tartıştı.

MARSHALL PLANININ SONU GELİŞİM GERİLİĞİ OLDU

Forum, SOL Parti Başkanlar Kurulu üyesi İlknur Başer’in açılış konuşmasıyla başladı:

“Bugün 17 Nisan Dünya Çiftçileri Mücadele günü. Çiftçilerin mücadele etmeden kazanamayacağı bir sistemde yaşıyoruz. Türkiye gıda kriziyle karşı karşıya. Her türlü sebzenin taneyle alınıp satıldığı gıda fiyatlarıyla karşı karşıyayız. Bebeklerin gelişim geriliği yaşadığı bir ülkede yaşar hale geldik. Toplumun %50sinin geceleri yatağa aç girdiği bir ülkedeyiz. Krizin temel sebebi siyasal kriz.  Gıdada ve tarımda bu duruma Marshall planlarıyla gelindi. Tarımı piyasalaştıran planların ilkiydi. Bu ülkenin bitki dokusuyla oynandı. Dolayısıyla 1950’lerden beri emperyalist politikalara uygun bir şekilde tarım geliştirilmeye çalışıldı. Küçük üreticinin ne ekeceğine kendisinin karar veremediği, tohumu atalardan biriktirdiği yöntemlerle ekemediği bir tarım politikası. Tarımda şirket egemenliği toprakta ne ekilmesi gerektiğini nasıl ekilmesi gerektiğini belirleyen bir hal aldı. Buradan nasıl çıkacağız? Hep birlikte mücadele ederek çıkacağız. Girdi fiyatların yükselmesiyle borçlu hale getirilmiş çiftçiler, köylüler açlığa sefalete mahkum edilmiş durumda. Bizler buna dur demek zorundayız. Bu politikalara dur demenin rolü bu iktidardan kurtulmak. Tarlamızda ne üreteceğimize karar veremiyorsak, aç yatıyorsak bunun müsebbibi olan politikalara AKP iktidarına karşı emeğimizin alın terimizin hakkı için mücadele edeceğiz. Alacaklıyız ve alacaklı olduğumuz her şeyi istiyoruz.”

KÖYLÜLER ŞİRKETLERİN ELİNE BIRAKILDI

SOL Parti Tarım Çalışma Grubu üyesi İlkay Öz, forumda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“AKP’nin yarattığı krizin yapısal kaynakları var. Ekonomik kriz alım gücünü düşürüyor. Bu görünen yüzü. Ben krizin tarihsel aşamalarına değinmeye çalışacağım. Küresel gıda krizinin kökenleri emperyalizmle ve kapitalizmin kriziyle bağlantılanabilir.

Tarihsel olarak gıda üretim ve tüketim sürecinde hakim olan devletlerin gıda rejimleri mevcut. İngiltere’nin egemenliğinde gıda sisteminin işlendiğini görüyoruz. Bağımlılık ilişkilerinin NATO’ya üyelikle daha da pekiştiğini görüyoruz. 24 Ocak kararlarıyla tarımsal desteklerin de kalkmasıyla beraber küçük çiftçilik bitiriliyor.

AKP neoliberalizmin çıkarlarına ve şirketlerin çıkarlarına uygun şekilde hareket ediyor. Özelleştirmelere başlanıyor. Cumhuriyetin mirasları kazanımları ticarileştiriliyor. Fındık Fiskobirlik aracılığıyla küresel şirketlerin eline bırakılıyor. Devlet köylüyü şirketlerin eline bırakıyor.

ÇİFTÇİLER PROLETERLEŞTİ

Çiftçilerin proleterleştiklerini görüyoruz. En acı örneğini maden katliamlarında gördük. Küçük çiftçinin geçimini sağlayacak sübvansiyon alamamasıyla ya kentlerde işçileştiği ya da madenlerde çalıştığını görüyoruz.

Tarımsal alanların kirletildiğini görüyoruz. Ergene havzasında yaşanan kirlilik de bu krizle bağlantılı. İstanbul çevresi arazi rantına açılırken çevresi de ekoloji kriziyle karşı karşıya kalıyor. Gıda, ekoloji ve tarım krizleri bir bütün halinde.

Şirketlerin hakimiyetindeki bu küresel değer zincirlerini kırmak halkın üretim ve tüketim süreçlerinde söz sahibi olduğu, beraber karar verdiği gıda egemenliği ile mümkün olduğunu düşünüyorum.”

TOHUMDAN SOFRAYA EŞİTLİK

Öz’ün ardından söz alan Tarım Çalışma Grubu üyesi Nadir Güven ise şunları söyledi:

“Tarımsal üretim petrol enerjisinden tarımsal enerji elde etme haline dönüştürüldü. Biyolojik çeşitlilik yok edilmiştir. Endüstriyel tarım tarzı, 2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin ekonomik güç haline gelmesi le başladı. Liberal uygulamaların başladığı 70’li yıllarda devletin tarımdan çekilmesi istendi. Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Asıl darbe o zaman vuruldu. İstenen her ülkenin 90’lı yılların başında tarım ve gıdanın birkaç şirketin eline geçmesi ile küçük çiftçiler ayağa kalkar. Üretimin nasıl olacağının yanından üretim emeği metalaştırılmıştır. Gıda egemenliği gıdayı bir hak olarak görür. Gıda egemenliği mücadele ve iradeyi ifade der. Köylü kadınlarının haklarını öne çıkarır. 

La Via Campesina’nın gıda egemenliğini köylü mücadelesinin çerçevesini belirleyen kavram olarak ortaya koyar. Halkları gıda sistemin merkezine koymadan sorunların giderilemeyeceğini söyler. Gıda egemenliği salt bir kavramdan öte çok uluslu küresel tarım şirketlerin gıda sistemindeki hakimiyetine karşı çıkıştır. Tohumdan sofraya tüm aşamaları eşitlik temelinde dönüştürmeyi hedefler. Üretim bilgisinin metalaşmasına karşı duruşu ifade eder. Gıdayı hak olarak savunur.”

GIDA KÜÇÜK ÇİFTÇİNİN SIRTINDA

Çiftçinin topraktan uzaklaştırıldığını belirten Çiftçi-Sen Temsilcisi Berrin Ertürk “Tarım makineleşti. Büyük şirketler tarıma el atmış gibi görünebilir ama dünya çağında gıdayı hâlâ küçük çiftçiler üretiyor. Büyük şirketler, gıda niyetine birtakım çöpleri karşımıza çıkarıyor. Gerçek gıda bu değil. Endüstriyel tarımla hastalıklar tavan yaptı. Son 20 yılda küçük çiftçilerin köyden ayrılıp kentlere yerleştiğini, üretimi bıraktığını görüyoruz. Bugün küçük bir toprak parçası bile endüstriyel tarıma dönüştü. Buna mahkum ediliyoruz” dedi.

Tarımsal üretimde verilen desteklerin küçük çiftçiyi devre dışı bıraktığını söyleyen Ertürk şu ifadeleri kullandı: “Mono kültür yanlış. Bölgemizde her yere mısır ekiliyor. Yıllarca üst üste ekiliyor. Eskiden birtakım kontroller vardı. Onlar ortadan kalktı. Eğer çiftçiysek kendi ailemizin gıdasını üretmekle başlayabiliriz. Mücadelemizde bir arada olmamız lazım. Tek başına bir şey yapmak mümkün değil. Endüstriyel tohum ekerseniz size destek veriliyor. Cazip hale geliyor. Kendi tohumumuzu ekersek piyasa denilen mekanizma bizi dışarıda bırakıyor. Kendi alternatif dağıtım kanallarımızı kurmamız gerekiyor. Eğer gerçek gıda üretiyorsanız mutlaka bunun karşılığını bulacaksınız. Doğa dostu olmak kesinlikle bir ihtiyaç, geriye dönüş mümkün. Burada büyük rol kadın arkadaşlara düşüyor. Endüstriyel tarımla onlar devre dışı bırakıldı. Tarım esasında kadın işi. Eski bilgiyi yeniden yakalamak lazım.”

11 DEVRİMCİ ÖĞRETMENLE BAŞLADI

Konuşmaların ardından kurulan serbest kürsüde çiftçi ve kooperatifçiler kendi deneyimlerini anlattı. Dayanışma Kooperatifi’nden Mehmet Ali Gümüşkaya serbest kürsüde şunları söyledi:

“Hopa çay 1960’larda 11 tane devrimci öğretmenin ekimini gerçekleştirdiği, çay fidanlarını üreticiye dağıttığı bir kooperatifin kurulmasıyla meydana geldi. Bu süreçte devrimcilerin etkin olduğu bir yapıyken 1980 darbesiyle devrimciler kooperatifte etkisizleştirildiği bir dönem gerçekleşti kooperatifte. Karar mekanizması dar bir kliğin eline geçmişti. Hopa çay bu dönemde borç içerisine sürüklendi. Bundan 7 yıl önce çay üreticileri kooperatifinden  bir genel kurul talep etti üreticiler. Böylece karar mekanizması üreticilerin kendi ellerine geçti.  Yaklaşık 4 bin üretici ortağı 2 bin delegasyon var Hopa çay kooperatifinde. Biz yönetime geldiğimizde kooperatif bilincini açığa çıkaracak bir politik tutum içinde olduk. Neden 4 yıl geçmesine rağmen neden tüm üreticilerden çay alamadığımızın birkaç nedeni var. Kendi ekipmanlarıyla üretim yapan sadece Hopa çay kooperatifi var. Onun dışında ÇAYKUR ve uluslararası şirketlerin bu imkanı var. İstanbul’da 7 yıl önce fiilen 4 yıl önce resmi olarak dayanışma kooperatifimizi kurduk. Üreticinin ürününü ederinde satabildiği tüketicinin sağlıklı ve güvenli gıdaya ulaşmasını sağlamak amacımız. Devlet yasal olarak engeller çıkarsa da biz bunları bir şekilde aşmayı başardık.

YEM KALİTESİ ÖZEL SEKTÖR İNSAFINDA

Paralı Fındık Üreticileri Kooperatifi Özgür Uğur: “Paralı köyünde 2013’de kurulmuş bir üretici topluluğuyuz. Amacımız fındıkla ilgili köydeki üreticilere hizmet verebilmek. Köyün sosyoekonomik durumuna katkı sağlayabilmek, bireysellikten çıkarıp topluluk haline getirmek. Nerdeyse sıfır imkanla başladığımız bir yoldu. Bugün 100 üyemizle bin ton depoyla hizmet verebilecek durumdayız. Tüketiciye ulaşacak bir kuruluş olmayı hedefledik. Gönüllü hizmet yapıyoruz, hepimizin başka işleri var. Bunun dışında Fınduks diye bir markamız var. 8 kadın çalışanımız var.”

Besi yetiştiricisi Niyazi Kanberler: Hayvancılık fiyatlar nedeniyle gündem konusu ülkemizde. Bu hem üreticiyi hem tüketiciyi ilgilendiriyor. 1984’e gelindiğinde fazlasıyla hayvan varken ithalata izin veriliyor. Türkiye kendini besleyemeyen ülke statüsüne sokuluyor ve bu etler Türkiye’ye sokuluyor, büyük bir yıkıma sebep oluyor. 1992’de çıkarılan entegre tesislerle ilgili yasayla şirketlerin tesis açmasına izin veriliyor. Et balıkların özelleştirilme kararı çıkarılıyor. Yem fabrikaları özelleştirme kapsamına alınıyor. Yemin kalitesi de özel sektörün insafına kalıyor. İçine ne koyarsan koy hayvan yemi olarak kullanılıyor. Genel olarak hayvancılığın sorunları bunlar.”

ÖRGÜTLENMEK ZORUNDAYIZ

Çiftçi Nihat Fırat: “Tohumumuzu elimizden aldılar. Girdiyi sıfıra maliyet eden yöntemi elimizden aldılar. Biz kendi topraklarımızda ücretli işçi durumuna geldik. Pazara ulaşım olanaklarını sınırladılar küçük üreticilerin.  

Biz köylüler olarak bizi yönetenlere nasıl yönetilmek istediğimizi anlatmak zorundayız. Yani örgütlenmek zorundayız. Büyükşehir uygulaması doğrudan dünyadaki tarım politikalarını belirleyen DTÖ ve DB’nin kararlarıyla yapıldı. Küçük aile tarımını kontrol altında tutmak istiyorlar.

Mahalle olunca her şeyimiz belediyelere geçti. Pek çok köyde hayvancılık bitti. Tarımsal üretim geriledi. Neleri talep edeceğimizi bilmemiz gerekiyor. SOL Parti Tarım Çalışma Grubu olarak yıllardır uğraşıyoruz ve iddia ediyoruz ki Türkiye’de yaşanan tarım ve gıda krizinden ancak sol bir politikayla çıkılabilir”