Sosyalist İdealin Yenilenmesi Bölüm 1 – John Bellamy Foster

Anasayfa Blog Sosyalist İdealin Yenilenmesi Bölüm 1 – John Bellamy Foster
Sosyalist İdealin Yenilenmesi Bölüm 1 – John Bellamy Foster

Çeviren: Hande Tuhanioğlu

John Bellamy Foster – monthlyreview.org

Sosyalizmin yenilenmesini amaç edinecek bütün çalışmalar bugün mutlaka kapitalizmin tüm toplumsal varoluşa yönelik yaratıcı yok ediciliğiyle başlamalıdır. 1980’lerin sonlarından bu yana dünyada, sermayenin önüne geçilemeyen bir güç oluşunun her alanda yarattığı beklenmeyen sonuçlardan dolayı felaket kapitalizmi[1] çağına girildi. Felaket krizi, bu anlamda (1) gezegendeki ekolojik kriz, (2) küresel epidemiyolojik kriz ve (3) durdurulamayan ekonomik krizin birleşiminde ortaya çıkar.[2] Tüm bunlara bir de küresel meta zincirleri üzerindeki hegemonyası artık uç noktalara varmış emperyalist sömürü sistemini, liberalizmin görece durağan sisteminin çöküşü ile birlikte yükselişe geçen neo-faşizm ve neo-liberalizmi ve sınırsız savaşın yükselttiği tehlikeleri beraberinde getiren küresel hegemonik belirsizliğin yeni çağını da içeren bugünün “kaos imparatorluğunu” da eklemek gerekir.[3]

İklim krizi, tüm dünyada bilimsel anlamda ortaklaşılmış bir ‘no analog’ yani örneği olmayan, daha önce görülmemiş bir durum olarak değerlendiriliyor. Buna göre, eğer fosil yakıt tüketiminden ortaya çıkan net karbon emilimi gelecek on yıllarda sıfıra inmezse, endüstriyel toplumu ve insanlığın hayatta kalmasını doğrudan tehdit eder hale gelecek[4].  Üstelik, varoluş krizimizde sadece iklim değişikliği değil aynı zamanda diğer çevresel sınırların dünyada insan yaşamına dair küresel ekolojik değişikliklere sebebiyet vermesi de etkili. Bunlar: (1) okyanus asitleşmesi, (2) türlerin yok oluşu, (3) orman ekosisteminin yok oluşu, (4) temiz suyun azalması, (5) nitrojen ve fosfor döngüsünün bozulması, (6) zehirli madde salınımındaki artış (radyo aktifler dahil) ve (7) genetiği değiştirilmiş organizmaların kontrolsüz şekilde üretimi olarak sıralanabilir.[5]

Gezegenin doğasının bu raddede bozulması, sermaye birikiminin sınırsız ve üssel nicelik artış sisteminin içgüdüsel davranışından ileri gelmekte. Dolayısıyla, kapitalizmin şu anki tüm doğal ve toplumsal şartları yok edici durumuna ilişkin, sistemin kendisinden çıkışı hedeflemeyen herhangi bir çözüm yolu olamaz. Asıl olan, Istvan Meszaros’un, Sermayenin Ötesinde kitabında tanımladığı şekilde yeni bir “sosyal metabolik yeniden üretim” sistemi yaratabilmekte.[6]Bu ifade sosyalizmi kapitalizmin yirmi birinci yüzyıldaki selefi olarak işaret eder ve bunu sosyalizmin yirminci yüzyıldaki halinin teorik ve pratik anlamda eleştirel bir sınamasıyla tasarlar.

Sınıf Sisteminin Kutuplaşması

ABD’de, tekelci finans kapitalin kilit sektörleri, öncelikli olarak alt orta sınıf beyazları milliyetçi, ırkçı ve kadın düşmanı ideolojilerle mobilize ediyor. Bunun sonucu olarak yeni tip, neo-faşist bir sınıfsal hizalanma, kölelikten, yerleşimci sömürgecilikten beri gelen yapısal ırkçılıktan, küresel militarizmden ve emperyalizmden faydalanıyor. Filizlenen neo-faşizmin halihazırdaki neo-liberal siyasete hizalanması da işçi sınıfının ortaklaşa baskılanması ile iki katına çıkan bir “düşman kardeşler” söylemine dayanmakta.[7]  New York’un emlak devi milyarder Donald Trump’ı radikal sağın lideri yapan ve o politikaları gerçekleştirmesini ve yeni bir otoriter kapitalist rejim kurabilmesini olanaklı kılan temeller bu koşullarda kurulmuştur. Egemen sınıflar içerisindeki neo-liberal grup önümüzdeki seçimi kazanıp Trump’ın yerine Biden’i getirebilseler bile, kapitalist sınıfın içsel gereklilikleri için neo-liberalizm ile neo-faşizmin ittifakı tekelci finans kapitalin temellendiği güç olarak kendini korumaya devam edecektir.[8] 

Tüm bu reaksiyoner siyasi hareketlenmelerin içinde bir de çoğunluğu işçi sınıfı olan ve muhalif aydınlardan oluşan bir sosyalizm hareketinin dirilmesine şahit oluyoruz. Dünya ekonomisinde üretimde küreselleşmenin hızlanmasıyla beraber, Amerikan hegemonyasının çekilişi, işçi sınıfı içerisinde ayrıcalıklıların da yer alabildiği emperyalizm temelli emek hiyerarşisini de yıkarak sosyalizmin diriliş sürecine yollar açıyor.[9] Michael D. Yates’in tanımıyla “büyük eşitsizlik” ile karşı karşıya kalan Amerikan nüfusunun özellikle genç kesimi, kendilerini belirsizlik ve çoğunlukla ümitsizlik içerisinde buluyorlar ki bu da “ümitsizlikten doğan ölümlere” yansıyor.[10] Kendilerine herhangi bir umut vaat etmeyen kapitalist sisteme yabancılaşıp, sosyalizmi tek hakiki alternatif olarak görüyorlar.[11] Her ne kadar Amerika’daki durum kendine has olsa da buna yakın sebeplerle dünyanın diğer taraflarında, özellikle sürekli bir finansal ve ekonomik durulma ve ekolojisi saldırı altındaki Küresel Güneyde de sosyalizmin dirildiğini görebiliyoruz.

Ne var ki sermaye krizinin ve sınıfsal kutuplaşmanın derinleşmesi bağlamında sosyalizmin yeniden yükseldiği tespiti bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Ne tür bir sosyalizm? 21. yy. sosyalizmi ile 20. yy. sosyalizmini birbirinden ayıran nedir? Amerika Birleşik Devletleri veya diğer ülkelerde sosyalizm diye bahsedilen şey genellikle sol-liberaller ve dolayısıyla mevcut düzenle uzlaşma yoluna giden bir tür sosyal demokrasidir. Neo-liberalizme doğrudan karşı çıkmak için sosyal düzenlemelerin ve sosyal refahın yükseltilmesine yönelik çözümler, aslında kapitalizmin daha iyi işlemesi için beyhude çabalarken, bir taraftan da neo-liberalizmin kendisi neo-faşizmin yükselişine yol açmaktadır.[12] Bugünün tarihsel koşullarında bu hareketler, salt seçimli demokrasilere dayandıkları için, yarattıkları umutları boşa çıkararak başarısızlığa uğramaya mahkûm. Neyse ki bugün ayrıca seçim tartışmalarını aşan, kitlesel eylemlerin vurgulandığı ve mevcut parametrelerin ötesine geçerek toplumu yeniden inşa etmeyi hedefleyen özgün bir sosyalizmin yükseldiğine de şahit oluyoruz.

ABD halkının derinde yatan durgun huzursuzluğu, bu yılın Mayıs, Haziran aylarındaki ayaklanmalarda açığa çıktı. Bu ayaklanma, siyahi olmak dışında hiçbir suçu olmayan George Floyd’un polis tarafından öldürülmesine tepki olarak, özellikle beyaz gençlerin ve beyaz emekçilerin ırk ayrımını aşan bir bütün halinde katıldığı, aslında ABD tarihinde Amerikan İç Savaşından beri görülmemiş bir şekilde milyonlarca insanın sokaklara çıktığı dayanışma eylemlerine dönüştü.[13] COVİD-19 salgınının ve salgınla ilişkili ekonomik krizin ortasında başlayan bu hareketlenmeyi Haziran’daki Amerika ırkçılık haftası izledi.

Ne var ki, sistemin “barbar kalbi” olarak bilinen ABD’de bile yükselişe geçen sosyalist hareket objektif koşulların etkisiyle itibar kazanıyor gibi görünmesine rağmen, sağlam bir sübjektif zeminden yoksun.[14] Bugün dünyada sosyalizmin stratejik hedeflerinin formülleştirilememesinde temel sorun, 20. yy. sosyalizminin Karl Marx’ın komünizm anlatısında ortaya konan orijinal idealleri terk etmesinde aranmalıdır. Bu sorunu anlamlandırabilmek için, solun felsefi bir zeminde komünizmin anlamını tartıştığı son dönem çabaların ötesine geçmesi gerekir. Bu çabalar son on yılda Alain Badiou ve diğerlerinin The Communist Idea, The Communist Hypothesis ve The Communist Horizon’da ortaya koyduğu gibi soyut çözümlemelerle sonuçlanmakta.[15] Bunlar yerine daha somut, tarihsel bir zemine ve Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeve V.I. Lenin’in Devlet ve Devrim’indeortaya konan sosyalist/komünist gelişmenin iki aşamalı teorisine odaklanılmasına ihtiyaç var. Bu anlamda, neredeyse yarım yüzyıl önce Monthly Review’in Ekim 1963 sayısında yayınlanan Paul M. Sweezy’nin  “Communism as an Ideal” makalesi, bugün klasik bir metin olarak değerlendirilmelidir.[16]

Sosyalist İdeal Olarak Marx’ın Komünizmi

Gotha Programının Eleştirisi’nde–Almanya Sosyal Demokrat Partisinin Ferdinand Lassale etkisindeki kanadının ekonomizmine ve emek temelli indirgemeciliğine karşı çıkmak için yazılmıştır-  Marx, birleşmiş üreticilerden oluşan toplumu inşa etme mücadelesinde iki tarihsel “aşama” tanımlar. “Devrimci proletarya diktatörlüğü” tarafından harekete geçirilen ilk aşama, Paris Komünündeki sınıf savaşı deneyimini yansıtır ve işçi demokrasisinin bir safhasını temsil ederken; hala kapitalist sınıflı toplumun belli başlı “kusurlarını” taşır.  Bu ilk aşamada hem özel mülkiyetten hem de kapitalizmin siyasal irade mekanizması olan kapitalist devletten kopuş yaşanır.[17]Bu evredeki sosyalist dönüşümün sınırlılığının bir ölçütü olarak, üretim ve dağıtım ilişkileri kaçınılmaz olarak herkesin kendi emeği kadar paya sahip olduğu bir form alır, ki bu form her ne kadar eşitsizliği aşmanın koşullarını yaratıyor olsa da aslında eşitsizliğin devamını sağlar. Buna karşın, bir sonraki aşamada toplumu şekillendiren temel prensip herkese yeteneği oranında pay verilmesinden, herkesin ihtiyacı oranında paya erişimine, ve nihayetinde maaş sisteminin ortadan kaldırılmasına evrilir.[18] Benzer şekilde, sosyalizmin/komünizmin ilk aşamasının devrimci safhasında yeni bir siyasal irade mekanizmasının inşasına ihtiyaç duyulurken; sonraki aşamadaki asıl hedef toplumla düşmanca ve üstten bir ilişki kuran, toplumdan ayrı bir aygıt olan devletin sönümlenmesi ve yerine Frederick Engels’in “komünite” kavramıyla açıkladığı, üretimin halka ait olduğu yeni bir siyasal örgütlenmenin inşa edilmesidir.[19]

Sosyalizme/komünizme geçişin bir sonraki aşamasında ise mülkiyet kolektif olarak sahip olunan ve kontrol edilen bir şey olmakla kalmaz, toplumun kurucu dinamikleri komünal bağlamda  yeniden yapılandırılır ve üretim birleşmiş üreticilerin eline geçer. Marx’a göre bu koşullarda “emek”, salt “yaşamak için bir araç” olmaktan çıkıp başlı başına “yaşamak için birincil ihtiyaç” halini alır.[20] Üretimin değişim değeri üzerinden değil, kullanım değeri üzerinden yapıldığı bu toplum biçiminde “her bir kişinin özgürce gelişmesi, tüm toplumun özgürce gelişiminin koşulu” olacaktır.  Kapitalist sınıflı toplumun ortadan kaldırılması ve birleşmiş üreticilerden oluşan yeni bir toplumun inşası ile, zihinsel emek/bedensel emek ve kır/kent ayrımlarının ortadan kalkmasıyla birlikte sınıf sömürüsüne son verilecektir. Ayrıca,  kadınların ev içinde köleleştirilmesine dayalı tek eşli ve erkek egemen aile yapısı da aşılacaktır.[21] Marx’ın birleşmiş üreticilerden oluşan ileri seviye toplum tasarısındaki esas nokta yeni bir doğa ve toplum metabolizmasıdır. Bu yeni toplumu şekillendiren materyal koşulları en genel haliyle anlattığı kısımda şöyle der: “[Doğal ihtiyaçların diyarı olan] bu dünyada özgürlük, ancak toplumsallaşmış insanın, yani birleşmiş üreticilerin, doğayla metabolizmasını ussal bir tarzda yönetmesiyle…ve bunu enerji israfını en aza indirerek gerçekleştirmesiyle mümkündür.” Bu da sürdürülebilir insani gelişmenin koşullarını yaratma sürecine işaret eder[22]

Devlet ve Devrim ve diğer eserlerde görüldüğü üzere, Lenin Marx’ın sosyalizme/komünizme geçiş aşamalarıyla ilgili argümanlarını ustaca kavrayarak bunları komünizmin birinci ve ikinci evreleri olarak anlatır. Lenin, “sosyalizm ve komünizmin bilimsel ayrımını” vurgularken “ Marx’ın sosyalizm diye bahsettiği kavramın aslında komünist toplumun “birinci” ya da az gelişmiş aşamasına,” denk geldiğini; komünizm kavramının ise ileriki aşamada bahsedilen “tam anlamıyla komünizm” demek olduğunu söyler.[23] Lenin bu ayrımı Marx’ın analizleriyle oldukça uyumlu bir şekilde yapmış olmasına rağmen, daha sonraki genel geçer Marksist literatürde bu ayrım iyice katılaştırılıp komünist evre sosyalist evreden tamamen ayrı bir aşama olarak ele alınarak ütopik bir hale getirilmiş ve dolayısıyla mevcut ve hala devam eden mücadelenin gerçekçi bir parçası olarak görülmemeye başlanmıştır. Joseph Stalin de böylesi kaba bir sosyalizm kavramsallaştırmasını ve herkesin emeği oranında paya sahip olduğu dağıtım ilkesini temel alarak hakiki eşitlik idealine karşı ideolojik bir savaş başlatıp, bu idealin “ ilkel münzevi mezheplerine layık bir küçük burjuva saçmalığı” olduğunu ve “Marksist temelle inşa edilen toplumlarda yeri olmadığını” söyler.  Aynı söylem, Mikhail Gorbachev dönemine kadar Sovyet Rusya’da değişik biçimler alarak ısrarla sürdürülmüştür.[24]

Dolayısıyla, Michael Lebowitz’in The Socialist Imperative’de açıkladığı gibi 1930’lardan 1980’lere dek yapılan şey, “Marx’ın deyişiyle kapitalizme içkin ‘kusurları’ aşma hedefiyle verilen kesintisiz bir mücadeleden ziyade” kapitalizm sonrası toplumu,  üretim güçlerinin gelişmişlik düzeyine bakılarak ekonomik olarak belirlenen iki bağımsız “aşama” ekseninde tanımlayan “standart bir Marksizm yorumu” olarak değerlendirilebilir. Marx’ın sosyalist devrimin özü diye vurguladığı sosyal ilişkilerde yaşanacak köklü değişim fikri, kapitalist toplumun taşıdığı “kusurlarla” yaşama ve onları benimseme sürecinde bir kenara bırakılmıştır. Halbuki, Marx’ın ısrarla üzerinde durduğu fikir, “en başından beri” birleşmiş üreticilerden oluşan bir toplumu kurma amacı taşıyan, kesintisiz, ve gerekirse aşamalı,  bir sosyalist inşa sürecidir. [25]

Sosyalist idealin, Marx’ın komünizm anlatısındaki toplumun henüz ulaşmadığı ileri bir aşamayla ilişkilendirilerek bir kenara bırakılması, değişen maddi (ve sınıfsal) koşullar içinde karmaşık biçimlere büründü. En nihayetinde, bir kere devrimcilik özelliğini yitirdikten sonra durgunluğa sürüklenmeye ve hatta sınıfları yeniden diriltmeye eğilimli olan, sistemi terk eden yeni sınıfın, yahut nomenklatura’nın  çöküşünü müjdeleyen Sovyet tipi toplumların çöküşü ile son biçimini aldı. Sweezy’nin 1971’de iddia ettiği gibi, “kamu mülkiyeti ve planlama güvenilir bir sosyalizm tanımı için yeterli değildir. Gereken, gerileme riski karşısında bağışıklık kazanmış ve komünist hareketin ikinci ayağını kurmaya cüret edebilecek bir sosyalizm anlayışıdır.” Sözün özü, daha fazlasına ihtiyaç var: eşitlerin toplumunu inşa etmek için kesintisiz bir mücadeleye.[26]

Marx’, birleşmiş üreticilerden oluşan toplumu kurmaya giden sürecin özü “komünist bilinçle” açılacak sosyalist yol olduğunu söyler.[27] Ancak, özellikle 1930’lardan sonra hakiki eşitsizliğin savunulduğu, sosyalizm daha sınırlayıcı, ekonomist terimlerle tanımlandığı Sovyetler Birliği’nde devrim sonrası toplum özgürlük ve ihtiyaçlar için vermesi gereken iki ayaklı mücadele ile bağını yitirmiştir. Dolayısıyla da anlamlı ve tutarlı bir sosyalizm anlayışı için gerekli olan uzun vadeli sosyalist hedeflerden kopuş yaşanmıştır.

Bu deneyimin bize gösterdiği gibi 21. yy.’da sosyalizmi mümkün kılacak tek yol, geleceğin ihtiyaçlarına yönelik vizyonu kaybetmeden bugünün acil ihtiyaçlarını işaret edebilecek kadar radikal bir teori ve pratiğe imkan sağlayacak sosyalist/komünist idealin benimsenmesidir. Gezegenimizdeki ekolojik krizin bize öğrettiği bir şey varsa o da ihtiyacımız olan şeyin yeni bir dünya metabolizması ile ekolojik sürdürülebilirliği ve hakiki eşitliği temel alan yeni bir toplumun kurulmasıdır. Mauricio Betancourt’un Global Environmental Change’de yazdığı “Küba Agroekolojisinin Metabolik Yarığı Hafifletmekteki Etkisi” makalesinde bahsettiği gibi Küba ekolojisinin olağanüstü başarısı buna örnek olarak gösterilebilir.[28] Bu da Georg Lukács’ın söz ettiği insanın sosyal ilişkilerinin ve doğa ilişkilerinin “ikili dönüşümünü” doğrular niteliktedir.[29] Böylesi özgürleştirici bir fikir, önceden tasarlanamayacak bir dizi devrim niteliğinde aşamadan geçmek zorundadır. Ancak, insanın özgün ihtiyaçlarına yönelik organik bir sistem öneren, hakiki eşitliği ve insanın doğayla ilişkili sosyal metabolizmasının ussal düzenlenmesini temel alan  devrimin başarılı olabilmesi için kendisini geri döndürülemez kılması gerekir.[30]

Yazanın ikinci bölümü


Yanıtla